Devletçikler ve kuklalar

Devletçikler ve kuklalar

İdrak sahibi olup da Ortadoğu’da kangren haline dönüşen sorunların arkasındaki Anglosakson-Yahudi ittifakını fark etmeyen yoktur.

Suriye’de, Mısır’da ve Gezi olaylarında Batı’nın nasıl rol aldığına hepimiz canlı şahidiz.

Zaten kendileri de gizlemiyorlar artık. Her şey alenen yapılıyor.
Wikileaks ile başlayıp Türkiye’yi de içine alan son hadiseler ABD ve Batı için turnusol vazifesi gördü.

Türkiye’de her on yılda bir yapılan darbeler, Ergenekon, Balyoz, Gezi, Ayışığı, Sarıkız hepsi büyük fotoğraftan küçük bir kesit…
Egemen güçler Ortadoğu’da gücü elinde tutmak için tezgahlıyor bütün bunları…

Şimdilerde ise “mezhep çatışması” eksenli ve “mikro devletçikler” esaslı bir düzen kurulmak isteniyor.

Cetvelle çizdikleri sınırları yeniden değiştirip “devletçikler”in başına de yeni kuklalar yerleştirme planları yapılıyor.
Peki niçin?

Bu sorunun cevabı İngiliz avam kamarasından W. Churchill’in şu sözlerinde gizli:

“Efendiler, şunu iyi biliniz ki, bir damla petrol bir damla kandan daha değerlidir.”

Yani Emperyalist Batı’nın enerji için yapmayacağı hiçbir kötülük yoktur.

1745’de Fransa’nın Pechelbronn’da açtığı ilk petrol kuyusu, 1859’da da Pennsylvania’da başlattığı ilk üretim kuyusu Batı’nın gözünü asla doyurmamış, bilakis iştahını kabartmıştır.

D.Durand’ın “Uluslararası Petrol Sorunları” adlı eserindeki şu ifadeleri günümüzdeki petrol savaşlarına da ışık tutması açısından son derece önemli:

“Büyük kampanyaların gücü ve zenginliği; mahalli halkların kendi kendilerine duydukları saygıyı yaralamakta, sonra hak iddia etmeye kışkırtmakta ve doğmakta olan milliyetçiliğe iletkenlik görevi yapmakta gecikmedi.

Bu yeni duygular karşısında petrolcü şu iki davranıştan birini seçebilirdi;

özellikle üretici ülkeleri kârlara ortak ederek yeni güçleri birleştirmeyi denemek; ya da kendileri için kârlı olan ilk anlaşmaların metnine uzlaşmaz bir biçimde bağlı kalmakta direnmek.

Bu ikinci davranışın benimsenmesi iki önemli buhranın çıkmasına yol açtı: 1938’de Meksika’da, 1951’de İran’da.”

Peki günümüzde durum farklı mıdır?

Hayır…

Bakın bu durumu on yıllar önce tahlil eden Raif Karadağ, Petrol Fırtınası adlı eserinde Osmanlı’yı ilgilendiren yanlarını bizlere aktarırken her zaman tetikte beklememizi şöyle dile getiriyor:

“Sultan Abdülhamid Han, büyük devletlerin petrol etrafında mücadeleye başlama hazırlıkları içerisinde bulundukları bir sırada Osmanlı Tahtına çıkıyor ve devletin kaderine el koyuyordu.

Kendisinin tahta çıkışından 20 yıl kadar evvel, Galiçya’da petrol bulunmuş; önceleri İngiliz-Fransız, sonraları ise, İngiliz-Alman ve Rus mücadelesi başlamıştı…

Gerek İngilizler, gerekse Almanlar, Osmanlı İmparatorluğunun geniş hudutları dâhilindeki başka herhangi bir kesimle niçin meşgul olmuyorlardı da, münhasıran Irak ve Suriye civarında imtiyazlar elde etmek istiyorlardı?

Bu sualin cevabı gayet açıktır.

Zira sonraki mücadeleler, Osmanlı İmparatorluğunun adeta zorla Almanlar safına itilerek Birinci Dünya Savaşına katılması ve nihayet petrolün ortaya çıkan cihanşümul ehemmiyeti, bizi haklı olarak petrol denen ham madde üzerinde durmağa sevk etmektedir…

1890 yılında tehlikeyi önleyecek tedbiri aldı.

Sultan II. Abdülhamid Han, bu tarihte bir irâde-i seniye ile Musul petrol sâhasını Memalik-i Şâhane (Padişahın Mülkü-arazisi) olarak ilan etti.

Sultan Abdülhamid’in bu kararı, gerek Almanları gerekse İngilizleri fena halde sarsmıştı…

İşte İngilizlerin Uzak-Şark petrolleri ile alâkadar olmağa başladıkları ve Amerikalılarla çetin bir harbi yaptıkları tarih, bu tarihe rastlıyordu…

Petrol bir kere daha gizli servislerle, büyük sermayelerin çarpışmasına ve oluk gibi kan akmasına sebep oluyordu. Ve… Esefle söylemek lâzım gelir ki; bu mücadelenin yapıldığı topraklar Osmanlı İmparatorluğunun hudutları içerisinde idi ve akan kan Türk kanıydı.”

Evet meselenin bam teline böyle basmış Karadağ.

Ancak Muhteşem İmparatorluğu Yıkanlar, Şark Meselesi, Musul Raporu ve Petrol Fırtınası eseriyle şeytan üçgeninin hedefi haline gelen Karadağ bunun bedelini canıyla ödüyor. Yani Petrol Fırtınası Karadağ’ı yutuyor.

Egemen güçlerin enerji operasyonlarını deşifre etmek için 1973’te dönemin Cumhurbaşkanı ve Başbakanı’yla görüşmek üzere geldiği Ankara’da esrarengiz bir cinayete kurban gidiyor Karadağ.

Ve hala aydınlatılabilmiş değil o cinayet…

Ortadoğu’da bu enerji olduğu;

S. Arabistan, Katar, Kuveyt, Ürdün gibi petrol zengini ülkelerin başında cesaret, feraset ve basiret fukarası kukla idareciler bulunduğu müddetçe daha çok Müslüman kanı akar.

Bilmemiz gereken bir hakikat var ki, o da; “Batı’nın yalnız güçten anladığıdır.” Batı için barış, ileri demokrasi, insan hakları vs. hepsi hikayeden ibarettir…

Bu vesileyle birlik bütünlük içerisinde kendimizi bulacağımız ve özümüze döneceğimiz âna kadar huzur bulamayacağımızı bir kere daha idrak ediyoruz.
Bayramların bayram tadında olması dileği ile

Yener Dönmez
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...

Videolarımız