Redd-i mirastan ne kazandık

Redd-i mirastan ne kazandık?

Ama önce Ziya Paşa’dan derin bir yakınma…

“İsnâd-ı ta’assub olunur merd-i gayyûra,

“Dinsizlere tevcîh-i reviyyet yeni çıktı.”
(Gayretli kişiler taassupla suçlanırken, dinsizlere özgü derin düşünce yeni çıktı)...

“İslam imiş devlete pâ-bend-i terakki,

“Evvel yoğ idi, iş bu rivâyet yeni çıktı.”
(Güya ki İslâm, gelişmeye engelmiş, önceleri böyle iddialar yoktu, bu da yeni çıktı)…

“Milliyyeti nisyan ederek her işimizde,

“Efkâr-ı Firenge tebaiyyet yeni çıktı.”
(Her işimizde millî benliğimizi unutarak, Batı düşüncesine körü körüne bağlılık yeni çıktı).

Sıra feryada geldi işte:

“Eyvah bu bâzîçede bizler yine yandık,
“Zîra ki ziyan ortada bilmem ne kazandık.”
(Eyvah bu oyunda yine biz yandık, çünkü kayıplar ortada, bilmem ne kazandık?).

Şimdi lütfen başınızı ellerinizin arasına alın ve bir düşünün bakalım:

Geçmişi reddetmekle elimize ne geçti?

“Reddetme olayı nerelere vardı?” diye sorarsanız, alfabe ile başlar, her şeyi tepetakla eder…

Bakın mesela: Yavuz Sultan Selim’i unutturmak için baş vurulan yöntem, meşhur “Goben” zırhlısının “Yavuz Sultan Selim” olan adını, “Yavuz” şekline getirmek oldu…

Buraya izninizle Fransız yazar Claude Ferrere’­den (Klodfarer) konuyla ilgili hayret uyandıran ifadelerinden kısa bir bölüm alacağım:

“Size tuhaf bir şey söyleyeceğim:

Günümüzün cumhuri­yetçi Türkleri, kendilerini Bayezid’in torunları değil de Timur’un torunları sayıyorlar.

Cumhuriyet donanma­sında bir zırhlı var:

Almanların eski ‘Goben’ Zırhlısı... Bu gemi­nin adını değiştirmek ve millî bir isim vermek gerekti. Çok haklı olarak ‘Yavuz Selim’ adı teklif edildi. Ama Çankaya Hükûmeti buna razı olmadı.

Kısaca ‘Yavuz’ denmesini uygun buldu.

Osman’ın (Osman Gazinin) kanı, Ankara’­daki adamlar için tarihten silinmesi gereken, nefret edile­cek bir şey hâline geldi.

Tahripkâr ve zalim Cengiz’le Ti­mur; sayısız saraylar yaptıran, mabetler inşa ettiren, yol­lar açan, bunca eyaleti Türk topraklarına katan hü­küm­darlara (padişahlara) tercih edilmektedir...

Cumhuriyet Türkleri, cetlerinin mirasını hor görmeye baş­ladılar.” (Claude Ferrere, Türklerin Manevî Gücü, s. 1987 v.d.).

Yabancıları bile dehşete düşüren bu redd-i miras, sa­dece kişilere münhasır kalsaydı, belki tahribat bu seviyede olmayacaktı.

Hazin ki, aşiretten beylik, beylikten devlet çıkaran ve devleti en az 500 sene cihanın üçte birine hâkim kılan temeller de tahrip edildi.

Âkif’in hicranla dile getirdiği gibi, “inkı­lâp ümmetinin şanı, yakıp yıkmaktı.” “Eski” adına ne varsa yerle bir edilmeliydi ki, enkazın üzerinde yeni bir devlet kurulabilsin!

Yeni devletin telâkkileri gibi insanları da “modern” olacaktı.

Örnek vardı: Avrupa... Her vesi­ley­le kuyumuzu kazan, her fırsatta haçlı güruhunu üzeri­mize saldırtan Avrupa... Onun gibi giyinecek, onun yazı­sıyla yazacak, kendi kültür kaynaklarımıza sırt çevirip tarihi­mizi inkâr ederek onun kaynaklarına yönelecektik. Papa’­nın teklifini kabulle Hıristiyan olmadığı için Fatih’i kına­yacak, Yavuz’u “kanlı katil” ilân edecek, Sultan II. Abdülhamid’e “Kızıl Sultan”, Sultan Vahideddin’e “vatan haini” diyecek, bütün tarihi “hane­dan tarihi” ilân edip kendimize Etilerden, Sümerlerden, Moğollardan ec­dat arayışına çıkacaktık.


Vesikalar, vakıalar önemsizdi. Nazarlarında tarih, bir ilim değil, bir sanattı. Objektif olunmasının önemi yoktu. “Sa­dece millî olmalı”ydı. Bunun için de “dinî” unsurlardan ayıklanması gerekiyordu.

Yani geçmiş reddediliyor, yok ediliyor, “yok”un üzerine geleceği inşa etmek gibi imkânsız bir hayalin peşinde koşuluyordu.


Yavuz Bahadıroğlu
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...

Videolarımız