Türkiye'nin gelişmesini istemeyen kesimlerin büyük bir operasyonı başladı

MÜSİAD eski Başkanı Dr. Ömer Bolat, 28 Şubat sürecinde, Türkiye'nin gelişmesini istemeyen kesimlerin büyük bir operasyon yaptığını açıkladı. Bolat, 'Yapılan brifinglerle, oluşturulan psikolojik harekatla irtica geliyor korkusu yayıldı. Bu dönemde ortaya çıkan rant lobisi, bankaları ve ülkenin değerlerini hortumladı.''' dedi.

28 Şubat süreci hem Türkiye ekonomisine hem de Türk halkına büyük açılar yaşattı. İnançlarından dolayı milyonlarca insan çok zor günler geçirdi, zulüm ve yok edici-ayrımcı muamelelere maruz kaldılar. Muhafazakar insanların şirketleri tecrit edildi. Bu dönemin canlı şahitlerinden biri olan Müstakil Sanayiciler ve işadamları Derneği (MÜSİAD) eski Başkanı Dr. Ömer Bolat, yaşananları anlattı. İşte Bolat'ın o dönemle ilgili açıklamaları:

28 şubat süreci nasıl başladı?

1990'lı yılların başından itibaren kamu bütçe açıklarının vergi artırımından ziyade kamu borçlanması yoluyla finanse edilmesi tercihi ülkemizde güçlü bir faiz-rantiye lobisini meydana getirdi. Parası olan çevreler, bankalar ya da şahıslar devlete para satıp bono ve tahvil alarak o yıllarda bazen iki hane, bazen 3 hane olan enflasyonun 20-25 puan üzerinde reel faiz kazanacak şekilde tatlı paralar kazandılar. 5 Nisan 1994 krizi öncesinde yüzde 130'luk bir devalüasyon oldu. Bu krizi bastırabilmek için devlet 3 aylık bono çıkardı, faiz oranı ise net yüzde 50'ydi. Bunun arkası geliyordu.

YENİ BİR DÜŞMAN ORTAYA ÇIKARDILAR

Soğuk savaşın bitmesi bu süreçte ne kadar etkili oldu?

1990'lı yıllarda dünyada bir şey oldu. Soğuk savaş düzeni yıkılıp komünizm iflas edince Avrupa ve ABD, Doğru Avrupa, Baltık, Orta Avrupa ve Balkan ülkelerini, Avrupa Konseyi, NATO ve Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı şemsiyesi altında korumaya aldı. Bu ülkeler için üyelik süreci başlatılarak AB şemsiyesi altına alındı. Batı'nın yeni düşmanı yeşil renkti. O zamana kadar kelimesini duymadığımız fundamentalizm yani kökten dincilik tehdidi ortaya atıldı. Bu kökten dinciliği Hristiyanlık ve Yahudilikle ilişkilendirmeyip hep Müslümanlarla, İslam'la ilişkilendiriyorlardı. Dünyada o yıllarda yükselen İslami değerler vardı. Siyaset alanında İslami hassasiyeti olan partiler yükselişe geçti. Türkiye'de de bunun benzeri bir gelişme yaşandı. Refah Partisi 1991 genel seçimlerinde MÇP ve Islahatçı Demokrasi partisiyle yüzde 17 oy aldı ve Meclis'e 38 milletvekili soktu. 25 Mart 1994 belediye seçiminde Refah Partisi yüzde 19 oyla birinci parti oldu ve İstanbul, Ankara, Trabzon, Kayseri, Konya, Diyarbakır gibi büyük şehirleri kazandı. 25 Aralık 1995 genel seçimlerinde Refah Partisi yüzde 22 oyla birinci parti oldu. Dönemin asker, medya, büyük sermaye ve Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel'in baskıları nedeniyle ANAP ve RP arasında koalisyon kurulamadı. DYP ile ANAP; ANAYOL hükümetini kurdu ancak 3,5 ay görevde kaldı. Bu gelişme üzerine Refah Partisi ve DYP 30 Haziran 1996'da yeni Refahyol hükümetini kurdu.

REFAHYOL DÜZENE SON VERDİ

Refahyol'un ilk icraatı neydi?

Bu hükümet öncelikle memurlara ve emeklilere büyük oranlı zam yaptı. Kısa bir süre içinde 'kamu tek hesabı' adı altında kamu kuruluşlarının, kamu bankalarının ellerindeki likit varlıkların ortak bir havuzda toplanmasına karar verildi. İhtiyaçlar da bu havuzdan karşılandı. Bazı büyük kamu şirketlerinin, TÜPRAŞ, Erdemir gibi veya kamu bankalarının ellerindeki likit varlıklar, yurtdışında yüzde 2-3 faizle değerlendiriliyordu. Ancak içeride ihtiyaçlarını yüzde 60-80'lik faiz oranlarıyla özel bankalardan karşılıyorlardı. Bu düzene son verildi. Bu çok önemli bir gelişmeydi. Bu yeni durum faiz lobisini rant lobisini ürküttü ve kızdırdı. Diğer taraftan, 1997 bütçesini Meclis'e getirirken Refahyol hükümeti denk bütçe yapacağız diye bir hedef belirledi. Devletin gelirleriyle giderleri arasında bir açık olmaması hedeflendi. Bu da rant lobisini ürküttü. Çünkü alıştıkları bir düzen ardı. Devlet büyük kamu açıkları veriyor. Bu bütçe açıklarını da devlet yüksek faizle tahvil ve bono satarak rant çevrelerine karşılatıyordu. Kıllarını kıpırdatmadan çok tatlı kârlar, yüksek faiz geliri elde ediyorlardı.

DÜĞMEYE 28 ARALIK 1996'DA BASILDI

Düğmeye bu yüzden mi basıldı?

Aynen öyle. Bu iki gelişme düğmeye basılmasını beraber getirdi. Enflasyon ve faz oranlarında düşme başlamıştı. Refahyol'un ilk 6 ayda yani 31 Aralık 1996'ya kadar olan dönemde ekonomide böylesine ümit verici olumlu gelişmeler kaydetmesi ve rantiyeyi ürküten hedefler belirlemesi karşısında hükümetten kurtulmak için düğmeye basıldı.

Tam olarak ne zaman düğmeye basıldı?

28 Aralık 1996'da Üsküdar'da Azcmendiler'in başı Müslüm Gündüz ile Fadime Şahin'in basılması operasyonuyla düğmeye basıldı. Birden ekranlar ve gazeteler Müslüm Gündüz- Fadime Şahin, Ali Kalkancı-Emire Kalkancı 4'lüsü arasındaki aşk dörtgeni, sözde irticai gelişmeler başlıkları altında psikolojik harekat haberleri yapıldı. Bu haberlerin devamında 4 Şubat 1997 günü Anakara Sincan'da tanklar yürütüldü. O zamanki Genel Kurmay 2. Başkanı'nın kendi ifadesiyle 'Demokrasiye balans ayarı' yapıldı. Birkaç gün daha devam eden psikolojik harekattan sonra 28 Şubat 1997 Cuma günü Milli Güvenlik Kurulu'nda yaklaşık 10,5 saat süren toplantıda Türkiye'deki her alandaki dindarlar ve dini gelişmelerle, yaşam biçimiyle alakalalı tırpanlama ve yasaklamaları ihtiva eden 18 maddelik kararlar alındı. Ancak rahmetli Erbakan Hocamız bu kararları birkaç gün imzalamadı. Medya psikolojik baskı yaptı. 'Erbakan geriyor' başlıkları atıldı. Daha sonra bu kararlar imzalanınca da bu defa 'Paşa Paşa imzaladı' manşetleri atıldı. Ama Erbakan Hoca MGK'nın bu 18 maddesini hiç uygulamadı.

EKONOMİ İYİYE GİDİNCE HAREKETE GEÇTİLER

Rant lobisi bu arada ne yapıyordu?

Rant lobisi Rehafyol hükümeti döneminde kamu bankalarını istedikleri gibi hortumlayamadı. Eskiden kamu bankalarını kendi şirketlerinin kasası gibi kullanıyorlardı. Siyasilerin kartvizitleriyle krediler alınıyordu. Refahyol hükümeti öncesinde Bankalar Yeminli Murakıplar'ın hazırladığı raporları, siyasiler hasıraltı ediyordu. Refahyol döneminde rantiye baktı ki, ekonomi iyi gidiyor, bu hükümet uzun süre iktidarda kalacak ve gireceği ilk seçimde oylarını katlayacak, hemen çok hızlı bir şekilde harekete geçtiler. Önce Sağlık Bakanı Yıldırım Aktuna, Sanayi Ticaret Bakanı Yalım Erez, Turizm Bakanı Bahattin Yücel gibi isimler kabinedeki görevlerinden Nisan-Mayıs1997 döneminde istifa ettiler. Buna rağmen Refahyol'un milletvekili sayısı yeterliydi. Bunun üzerine Olağanüstü Askeri Şura toplantısı ve Ankara'da 19 Mayıs mitingleri yapıldı. 10 Haziran 1997'de Genel Kurmay karargâhında yargı mensuplarına, 11 Haziran'da iş dünyası STK'larıyla medyaya brifingler verildi.

MUHAFAZAKAR KESİME YÖNELİK KORKUTMA KAMPANYASI YAPILDI

MÜSİAD üyelerine bu dönemde neler yapıldı?

Brifingler verilmeden birkaç gün önce 1997 Haziran başlarında Milliyet Gazetesi'nde 'Ordu'dan MÜSİAD üyelerine ve irticai şirketlere ambargo' başlıkları atıldı. Buradaki amaç MÜSİAD üyesi olan veya sahipleri dindar ve muhafazakar hayat tarzı olan şirketlere yönelik korkutma ürkütme kampanyası başlatıldı. Ordu evlerine, kantinlere ve askeri ordu pazarlarına bu şirketlerin ürünlerinin alınmaması ve yine darbe gelecek korkusuyla bir çok firmaların bu şirketlerden alışveriş yapmamaları sağlanmaya çalışıldı. Özel bankaların bu şirketlere teminat mektubu vermemesi, bu şirketlerin özelleştirme ihalelerine, kamu ihalelerine girmemesi gibi her alanda yıkıcı psikolojik harekat programları uygulandı.

YÜKSEK CEZALAR KESİLDİ

Üzerinize gelindi mi?

Bu dönemde MÜSİAD üyelerine, vergi, Sigorta ve Sanayi Bakanlığı müfettişleri gönderildi. Haksız ve fahiş cezalar kesildi. İşyerinin rengi yeşil diye bir çok iş yeri sahibi tehdit edildi. Birçok firma irticacı diye işaretleniyor, baskı altında tutuluyordu. İşyerlerinde 'Allah lafzı', hat resimleri olanlara baskı uygulanıyordu. Ankara'da hiçbir bürokrat ve bakan randevu vermiyordu, telefonlara çıkmıyordu, Bakanların yurtdışı gezilerine alınmıyorlardı. Bugüne diktatörlük diyebilecek kadar tuhaf düşünenlere dünkü Türkiye'yi hatırlatırım. Biz dünkü Türkiye'yi unutmadık.

5'Lİ ÇETE SİYASİ RANTINI ALDI

Dönemin sivil toplum kuruluşları süreçte nasıl rol aldı?

28 Şubat sürecinin en acı olaylarından biri de, iş dünyasının resmi alanda üst çatı örgütleri olan TOBB, TESK, Türk-İş, DİSK ve TİSK hükümete karşı birlikte çalıştılar. TİSK Başkanı Refik Baydur'un kendi ifadesiyle ve kendi yazdığı kitabın başlığı olarak 5'li çete kurdular. 1997 Mart ayından itibaren hükümetin istifa etmesi, çekilmesi 'ortamı geriyor'. 'irticai faaliyetlere göz yumuyor' gibi suçlamalarla, 5'li çete sanki iş dünyasını ve bütün STK'ları temsil ediyormuş gibi Refahyol hükümetine karşı psikolojik kampanya yürüttü. Burada baktığımızda bu 5'li çeteden DİSK Başkanı Rıdvan Budak katıldığı 18 Nisan 1999 seçiminde DSP'den milletvekili oldu. TESK Başkanı Derviş Günday, 2 dönemdir CHP'den Çorum milletvekili oldu. Türk-İş Başkanı Bayram Meral de CHP'den 2002'de milletvekili olarak Meclis'e girdi. Milli iradenin emanet edildiği meşru hükümeti yıkmaya teşebbüs edip çalışan bu kişiler, daha sonra siyasetten diyetlerini, rantlarını aldılar.

DEMİREL'DEN ALİ CENGİZ OYUNU

Baskılara karşı hükümet değişikliğine gidildi. Bu neden gerçekleşmedi?

Refahyol hükümeti 18 Haziran 1997'de 282 milletvekilinin imzalı mektubuyla Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel'e istifasını sundu. Amaç kaptan değişikliğiydi. Sayın Tansu Çiller Başbakan, Sayın Erbakan ve belki de BBP lideri Muhsin Yazıcıoğlu'nun Başbakan Yardımcısı olacağı yeni bir hükümet kurulacaktı. Ancak dönemin Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel her zamanki gibi Ali Cengiz oyunuyla hükümet kurma görevini ANAP Başkanı Mesut Yılmaz'a verdi. 15 günlük hükümet kurma sürecinde 40'tan fazla DYP milletvekili tehdit, şantaj ve transferlerle istifa ettirildi ve Hüsamettin Cindoruk başkanlığında yeni bir parti kuruldu. Böylece Mesut Yılmaz başbakanlığında Bülent Ecevit ve Hüsamettin Cindoruk'un da içinde yer aldığı Anasol-D hükümeti kuruldu. Bu hükümet 1998 Aralık ayına kadar gitti. Sonra Ecevit başkanlığında bir azınlık hükümeti kuruldu ve 18 Nisan 1999 tarihinde genel seçimle yerel seçimler birleştirildi. Seçimden sonra Anasol-M hükümeti DSP Genel Başkanı Ecevit Başbakanlığında kuruldu.

MİLLET HALA PARAYI ÖDEMEYE DEVAM EDİYOR

Rant lobisi istediğini aldı yani...

28 Şubat'ta Refahyol hükümetini deviren sermaye ve medya çevrelerinin de diyet talebi vardı. 'Bu hükümeti biz kurduk, bizim dediklerimizi yapacaksın' denildi. Anasol-D hükümetinden ilk istedikleri de İmam Hatipler'in orta kısmıyla Kur'an kurslarının kapatılması oldu. Ardından Refahyol'u deviren sermaye-medya koalisyonu, kamu bankalarından balı krediler istedi. 4 kamu bankasının içi soyuldu, 21 milyar dolar açık verildi. Bunlar görev zararı olarak yazıldı. 22 tane özel bankanın içi soyuldu batırıldı. TMSF'ye devredildi. Yaklaşık 31,5 milyar dolar da onların zararı oldu. Toplam 53 milyar dolar Hazine ve vatandaş zararı meydana geldi. Bu parayı Hazine, Merkez Bankası'na para bastırarak aldı. Bu bankaların içine koydu, Hazine, Merkez Bankası'ndan aldığı bu paraların faizini hala 12 yıldır ödemeye devam ediyor. Millet bu paraları ödemeye devam ediyor. O tarihten beri Türkiye'de bütçemizin yıllık faiz harcamaları 50-55 milyar TL arasında gidip geliyor. Ama 2002'deki 53 milyar TL faiz ödemesi, o zamanki bütçe harcamalarının yüzde 45'ini, vergi gelirlerimizin tamamını oluşturuyordu. Bu gün 50 milyar liralık faiz harcaması bütçe giderlerinin yüzde 13'ünü oluşturuyor.

Yurtiçi ve Yurtdışı egemen çevreler ile Faiz Lobi'si AK Parti'yi sevmiyor

Ömer Bolat, AK Parti hükümetinin ekonomide makro ekonomik dengeleri sağladığını, enflasyonu ve faiz oranlarını tek haneye düşürdüğünü, Türk lirasına ve pasaportuna itibar sağladığını, halkın gelir seviyesi ve refah düzeyi ile kamu hizmetlerinin kalitesinin yükseldiğini, bütçedeki faiz giderlerini ve kamu borçlanma yükünü düşürdüğünü söyledi. Bolat, 'Bu yüzden içerideki ve dışarıdaki faiz lobisi AK Parti'yi sevmiyor. Çünkü onlar eskiden üç kağıt ekonomisi denilen, faiz, döviz ve borsa üçgeninden tatlı para kazanıyorlardı' değerlendirmesi yaptı.

2001 krizinde 28 Şubat'ın etkisi var mı?

21 Şubat 2001 krizi, esasında 28 Şubat sürecinin Türkiye'yi dibe vurdurduğu krizin adıdır. 21 Şubat 2001 krizi, 5,5 yıl süren 28 Şubat zulüm döneminin Türkiye ekonomisini, siyasetini, toplumsal huzur ve barışını dibe vurdurduğu krizin adıdır. O krizde bir anda yüzde 100'ün üzerinde döviz kuru artışı meydana geldi, faizler gecelik yüzde 7.000'lere fırladı. Türkiye yeniden IMF'den borç istedi. IMF ile 14 Mayıs 2001'de stand-by programı onaylandı. Fakat kriz devam etti. 2001 Ekim ayı başında dövizde devalüasyon hızlanınca IMF ile yeni bir stand-by daha yapıldı, ek kredi desteği alındı. Türkiye stand-by programlarını ancak 10 Mayıs 2008'de bitirdi ve IMF ile yeni bir anlaşma imzalamadı. Türkiye 1961'den 2013'e kadar olan 52 yıllık sürede IMF'ye borçluluk dönemini 14 Mayıs 2013'te 400 milyon dolarlık ödemesini yaparak sıfırladı. G-20 zirvesinde alınan kararla da Türkiye IMF'ye 5 milyar dolar kredi açma sözü verdi. İşte 2001 Türkiye'si, işte bugünkü Türkiye. 2001 Türkiye'sinde 3 haneli, 2 haneli enflasyon, dünyanın en değersiz para birimi, çift haneli küçülme, kamu borcunun milli gelire oranının yüzde 91 çıkması, bütçe açığının milli gelire oranının yüzde 11'lere çıkması var. Esnaflar aylarca siftah yapamadı, sokağa döküldü. Türkiye tarihinin en büyük ekonomik küçülmesini yaşadı. Yüzde 11,2 küçüldü.

BERMUDA ŞEYTAN ÜÇGENİ KAZANCI

Bugün gelinen noktada faiz lobisi kavramının içi boş olduğu iddia ediliyor. Bu sizce doğru mu?

Faiz lobisi 28 Şubat'ın eseridir. 28 Şubat darbe sürecinde Refahyol hükümetinin yıkılmasına taşeronluk yapan sermaye, finans ve medya çevrelerinin Refahyol yıkıldıktan sonra kurulan Anasol-D ve sonra kurulan Anasol-M hükümetlerinden istediği diyetlerin bedelidir faiz lobisi. İşte kamu bankalarının içini hortumlamaları, çok özel tekniklerle birbirlerinin bankalarından para aldılar. Bir apartmanda her daireye şirketler kurarak, ne kadar görevli varsa onların üzerine şirket kurarak krediler aldılar. Kendilerine emanet edinmiş, tasarruf sahiplerinin paralarını iç ettikleri bir dönemdi . Bunları geri de ödemediler. Biliyorlardı ki 'iktidara destek verdik. İktidar da o paraları geri ödeme hesabı sormayacaktı.' Türkiye, artan kamu borcu ve bütçe açıklarını karşılayamadı ve yüksek faiz yüküyle karşılaştı. Yüksek faiz olunca yüksek enflasyon oldu. Yüksek enflasyon da yüksek devalüasyonu getirdi. Türkiye o süreçte Bermuda Şeytan Üçgeni, üçkağıt ekonomisi denilen, faiz döviz borsa üçgeninde yönetiliyordu. Tam bir rantiye ekonomisi vardı.

FAALİYET DIŞI GELİRLER MUTLU ETTİ

Sanayiciler bu dönemde nasıl iş yaptı?

Reel sektör de buna alıştı. Her yıl yayımlanan İSO 500 büyük şirketleri raporu var. 1998, 1999, 2000, 2001 raporlarına bakın, şirketlerin faiz ve rant gibi faaliyet dışı gelirlerinin toplam gelirleri içindeki payının yüzde 132'ye ulaştığını gördük. Yani şirketler iş yapmıyor, faaliyet dışı gelirlerle para kazanıyorlardı. Çok kolay bir ekonomik kazanç vardı. Örneğin birinin parası var, ya da kamu veya özel bankalarından kredi alıyor. Siyasi nüfuzu var ve 28 Şubat'a destek vermiş. Yönetimine de bir emekli paşayı alarak, ellerindeki parayla gidip devletten tahvil ve bono alıyor. Biliyor ki devletin paraya ihtiyacı var. Zamanı gelince de tahvili geri verip parasını yüksek getiriyle geri alıyor. Düzenin adı buydu.

AK Parti gelince bu düzen bozuldu mu?

AK Parti 10,5 yılda şunu yaptı. Önce ekonomide makro dengeleri kurdu. Enflasyonu 2004 yılından itibaren tek haneye indirdi. Dünyanın en değersiz para birimi olarak gösterilen Zaire parasıyla birlikte anılan TL'yi güçlü bir para birimi haline getirdi. 1 Ocak 2005'te TL'den 6 sıfır atıldı. Bugün TL'yi dünyada en çok kullanılan 18 para biriminden biri haline getirdi. TL'nin dünya ticaretindeki payı yüzde 1'e çıktı. Verimsiz çalışan, zarar eden kamu işletmeleri özelleştirdi. Bunlardan elde edilen gelirlerle bütçe açığı kapatıldı. Özelleştirilen TÜPRAŞ, Erdemir, Telekom İsdemir, Petkim gibi işletmelerin hepsi bugün verimli ve kârlı çalışıyor. Başka ne yaptı AK Parti? Yüzde 91 olan kamu borç stokunun milli gelire oranını yüzde 36'ya düşürdü. Geçen yıl bütçe açığının milli gelire oranı yüzde 1,5'e indi. Maastricht kriterleri yüzde 3. Avrupa'nın bugünkü ortalaması yüzde 5-7 arasında. Hepsi kemer sıkma politikaları uyguluyor. Ama Türkiye kemer sıkma politikaları uygulamıyor. 5 yıldır Türkiye IMF'siz, kendi ekonomik politikalarını uyguluyor. Rant lobisi 10 yıl önce yüzde 25 reel faiz kazanırken, 2-3 haneli nominal faiz kazanırken, sadece devlete para verip kağıt alıp büyük kârlar elde ederken, şimdi çalışarak, projeler üreterek, rekabet ederek para kazanmaya çalışıyor. Bugün de bankalar her yıl kâr rekorları kırıyorlar. 2012'de 25 milyar liraya yakın bir kâr elde ettiler. Ama bu kârı elde ederken çalışmak, ter akıtmak zorunda kalıyorlar. Eskiden para verip kağıt alarak bu işleri yapıyorlardı. AK Parti döneminde geçtiğimiz mayıs ayında devlet tahvilinin gösterge faiz oranı yüzde 4,90'a düştü, enflasyon yüzde 6,20. Türkiye eksi yüzde 1,3 gibi reel faizi göndü. AK Parti döneminde çiftçiye verilen sübvansiyon desteği 15 kat artırıldı. Eğitime ve sağlığa en büyük harcama kalemi ayrılıyor. Sağlık harcaması 10 kat artırıldı. Üniversite sayısı 70'ten 170'lere, üniversiteli gençlerin sayısı 4 milyona çıktı. Türkiye'nin her tarafına yeni duble yollar, havalimanları, hızlı tren hatları, büyükşehirlere metro ağları yapıldı. Hastaneler, okullar yenileniyor. 10,5 milyon emekliye, 9 milyon engelli kardeşlerimize yönelik hizmetler yapılıyor. Bu tablo hem Türkiye'deki rantiye lobisini, hem de Londra, New York ve Paris merkezli Türkiye'den çok büyük faiz geliri elde eden rantiye lobisini kızdırdı, çıldırttı. Bunun üzerine Taksim'deki 12 ağacın yer değiştirmesi gibi masumane gerekçe bahane edilerek Türkiye son 15 günde gerçekten eylemlere katılanların da çoğunun pişmanlık duyacağı, 'biz nasıl bu işe alet edildik' diyeceği bir hükümet devirme operasyonuyla karşı karşıya kalındı. Allah'ın izniyle bu sivil darbe teşebbüsü püskürtüldü. İşte Rantiye lobisinin, faiz lobisinin AK Parti hükümetini sevmemesinin en büyük sebeplerinden birisi bu iktisadi gerekçelerdir.

TÜRKİYE'NİN ELİTLERİ KISKANÇLIK VE KİBİR İÇİNDE

Türkiye'nin elitleri bu durumdan rahatsız mı?

Kendilerini bu ülkenin elitleri seçkinleri, mavi kanlıları, beyaz Türkleri gibi gören çevreler AK Partinin 10 yılda milli geliri 3,5 katı, ihracatı 4,5 katı artırmasına rağmen, refah seviyesini, kamu hizmetlerinin seviyesini gelişmiş ülkeler seviyesine çıkarmış olmasına rağmen, 'siz bizden değilsiniz, biz sizden bıktık, sizi istemiyoruz' kıskançlığı ve kibri nedeniyle AK Parti'ye hala öfkeleri vardı. Bu öfkeler farklı öfkelerle birleştirilerek Taksim'deki büyük kalkışma meydana getirildi.

LOBİLERİ ÇILDIRTAN İKİ RAKAM

Faiz lobisi neden bu kadar gözü kara?

Faiz lobisini çıldırtan iki tane rakam var. Biri şu, Türkiye'nin 2001-2002'deki vergi gelirlerinin tamamı faiz ödemelerine yetmiyordu. Faiz ödemeleri o dönem 54-55 milyar liraydı. Bugünkü Türkiye'de vergi gelirlerinin toplamı 330 milyar TL. Bunun tamamı faize gitmiş olsaydı, 330 milyar lira bütçemizde faiz ödemesi yapmamız gerekecekti. Bu yıl faize gidecek rakam ise 50 milyar TL. Yani bakiye 280 milyar TL halka gidince rantiye lobisinin ağzının suyu akıyor. Onları kızdırıyor çıldırtıyor.

Bir başka rakam da şu. Avrupa'nın kamu borç stokunun milli gelire oranı yüzde 90-100 arası. Türkiye'nin 2001'deki kamu borç stokunun milli gelire oranı yüzde 90-91'dı. Bugünkü Türkiye'nin kamu borç stokunun milli gelire oranı yüzde 36. Milli gelirimiz 2012 sonu itibariyle 1 trilyon 400 milyar TL. Eğer eski Türkiye düzeni olsaydı. 1,4 trilyon liralık milli gelirimizin yüzde 90'ı tahvil bono stokundan ibaret olsaydı, iç borçlanma senetlerinden ibaret olsaydı aşağı yukarı 1 trilyon 250 milyar liralık tahvil faiz bono stoku olacaktı. İç borç stokumuz olacaktı. Bizim iç ve dış borç stokumuz bugün ne kadar? 525 milyar TL civarında. Böylece aşağı yukarı 700 milyar TL civarında kamu borçlanması yapılmamış demektir 10 yıldır. Yapılmış olsaydı, yıllık 700 milyar lira bono tahvil kağıdı rantiyenin elinde olacaktı. Böyle bir Türkiye olsaydı yüzde 5 faiz olabilir miydi, aksine yüzde 100'lere ulaşan faizler olacaktı. Yaklaşık 9 yıldır tek haneli enflasyon olabilir miydi? İtibarlı bir TL olabilir miydi? İtibarlı bir Türkiye Cumhuriyeti pasaportu olabilir miydi? Halka bu eğitim, sağlık, adalet, ulaştırma hizmetleri gidebilir miydi? Mümkün değil.

MEDYA MENSUBU VE BANKACILARA ÇAĞRI

28 Şubat sürecinin sonraki yıllara etkisi nasıl oldu?

28 Şubat sürecinin ardından Türkiye 1999 yılında iki büyük deprem yaşadı; Gölcük ve Düzce depremleri. Ülke adeta yıkıldı. 1999'da yüzde 6.5 küçüldük. Aralık 1999'da IMF ile anlaşma imzalanarak bir miktar para alındı. 2000 yılında döviz kuru da baskı altında tutulunca, kredi genişlemesi ve ithalata dayanan bir büyüme yaşandı. 24 Kasım 2000'de Demirbank'ın bir operasyonla batırılmasının hemen akabinde, bankalar arası piyasalarda gecelik borçlanma faizi yüzde 2.500'e çıktı. Aralık ve izleyen Şubat aylarında 5 bin gazeteci ve 50 bin bankacı işten çıkarıldı. Ben medya mensubu kardeşlerime bir çağrıda bulunmak istiyorum. Eğer ekonomi kötüye gitsin diye, kriz gelsin, AK Parti hükümetinden kurtulalım diye uğraşan didinen medya mensupları ve bankacılar şunu bilsin ki, bir ekonomik kriz gelirse ilk kurban onlar olacak. Ve reklam şirketlerinde çalışanlar olacak. Çünkü reel sektör medya reklam harcamalarını kısacak. Medya reklam alamayacak. Reklam şirketleri reklam alamayınca çalışanlarını sokağa atacak. Biz bunu Kasım 2000 ve 21 Şubat 2001 krizlerinde canlı canlı yaşadık. Onun için medya mensubu kardeşlerimiz patronların oyununa gelmesin. 'Hükümeti devirelim AK Parti'den kurtulalım' diye dua etmesinler. Yanlış yaparlar, kendi kalelerine gol atarlar. Önce onlar işsiz kalır
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...

Videolarımız