3 asrın hikâyesi bir kese kâğıdında

3 asrın hikâyesi bir kese kâğıdında

Geçmişi ‘basit’ bir kese kâğıdından okuyoruz bu defa. Harf Devrim’inden sonra kese kâğıdı yapılan Kur’an-ı Kerim sayfaları, bir devrin perdesini araladı. Yaralar kabuk bağlasa, gözyaşları dinse de çekilen sızı hâlâ hissediliyor.

Cumhuriyetin kese kâğıdı o!’ diyor, kitap yığınları arasından seçmeye çalıştığımız tabloyu kastederek. Anlamadığımızı fark edince içeri davet ediyor: “Geçin, yakından bakın!” Ne olduğunu idrak etmemiz vakit alıyor. Manavlarda görmeye alışık olduğumuz cinsten bir kese kâğıdı, çerçevelenip duvara asılan. Tek farkla; gazete kâğıdından değil, Kur’an-ı Kerim sayfasından yapılmış. Yerinden indiriyor, önüne, arkasına bakıyoruz. Hayır! Yanlışlık yok.

Kenarlarında tefsiri de olan bir Kur’an-ı Kerim sayfası.

Tutkallanıp kapatılmaya çalışılsa da okunuyor üzeri. Anne babaya itaati öğütleyen İsra suresi 23. ayetin ortalarından başlıyor sayfa: “Şayet onlardan biri ya da ikisi yaşlılıklarında yanınızda bulunursa sakın ‘öff’ (bile) demeyin. Onları azarlamayın ve çok nazik söz söyleyin!” Ve sonuna doğru: “Rabbiniz, içinizde olanı en iyi bilendir. Eğer siz iyi kimseler olursanız, şüphesiz O, çok tevbe edenleri bağışlayıcıdır…” Söz söylemek zor. Öylece susup kalıyoruz… Sahaf Lütfü Bayer’in “Cumhuriyet’in kese kâğıdı.” demesi de o yüzden.

Nereden başlayıp ne söyleyeceksiniz ayaküstü? Karşımızdaki tek bir yaprağı yorumlamak için, Cumhuriyet’i mümkün kılan şartlarla, 3 asırlık geçmişle yüzleşmek gerekiyor…
Dedelerimizin acıyla anlattığı yılların şahidi bu sayfa. ‘Eski yazı’ kitapların, ne yazdığına bakılmaksızın yakıldığı, ayaklar altına alındığı zor yıllar 1930’lar. İmkân bulanlar, aynı akıbeti yaşamamak için görünmez kılmış elinde ne var ne yoksa. Kimi gömmüş, kimi kuyuya, nehre dökmüş. Bir zihniyet, hayat tarzı, tasavvur dünyası; köhne, kıymetsiz ilan edilmiş kısacık zamanda. Ve ‘kitap’, milletin kaderine ortaklık etmiş o günlerde…
Lütfü Bayer’in eline birkaç yıl önce geçen evraktan takip edebildiğimiz kadarıyla ‘kese kâğıdı’nın hikâyesi; 1937’de, İstanbul Suriçi’nde başlıyor. Şehzade Abdülhamid’in hocalarından Osman Zeki Bey’in kurduğu Osmanbey Matbaası’nda basılıyor. Baskı tarihini bilmesek de Harf Devrimi’nden kısa süre önce olduğunu tahmin etmek zor değil. Zira 1 Kasım 1928’de kabul edilen devrim kanununa göre ‘eski harflerle’ kitap basmak ve satmak, daha önce basılmış eserleri piyasaya sürmek yasak. İstisnası yok, aynı dayatma Kur’an-ı Kerim için de geçerli.

1923’e kadar halkla Cumhuriyet’in kurucu kadroları arasında bariz bir ayrışma yok. Yollar, İkinci Meclis döneminde ayrılıyor.
‘Yeni Türk Harflerinin Kabul ve Tatbiki Hakkında Kanun’un hükümsüz kıldığı kitaplar, uzun yıllar depolarda öylece bekletiliyor. Anlaşılan o ki Osmanbey Matbaası’nın sahibi Darüşşafaka Cemiyeti, 1937’de bu evrakın hiç olmazsa bir kısmını elden çıkarma kararı almış.
Esnafın İstanbul Müftülüğü’ne şikâyeti olmasa, diğer binlercesi gibi haberdar olmayacaktık muhtemelen. Ancak Kur’an’a reva görülen muameleye şahit olan halk, artık susmak, sineye çekmek istemiyor belli ki.

Müftülük, şikâyet üzerine 17 Aralık 1937’de İstanbul Müftüsü F. Ülgener (Prof. Dr. Sabri Ülgener’in babası Mehmet Fehmi Ülgener) imzasıyla Türk Okutma Kurumu’na başvuruyor: “Darüşşafaka’ya vakfedilmiş olan Osman Bey matbaasının öteden beri dini eserleri yapan ve basan bir matbaa olduğu cihetle Müslümanlar arasında bir mevkii hürmette görülen mezkûr matbaanın bu kere ambarlarında mevcut tonlarca Kuran-ı Kerim sahifelerini kise kâğıdı yapılmak üzere ufak bir bedel mukabilinde piyasaya satmış olması, birçok vatandaşlar tarafından esefle görülüp ve karşılanan bu kise kâğıtlarından bir numunesi ilişik olarak takdim kılınmıştır.”

Bahsi geçen numune, İstanbul esnafından Azakzâde Tevfik’in kese kâğıtçı Mihran’dan aldığı kâğıtlardan. Azınlık mensubu olduğu kaydedilen Mihran, Kur’an sayfalarını ambalaj yapıp Beyazıt’ta piyasaya sürüyor. Bölge esnafından Tevfik Efendi de Mihran’ın müşterileri arasında. Muhtemelen parası ancak o kadarına yeten Azakzâde, kâğıtlardan 15 çuval alıyor. Bir tanesini, şikâyet dilekçesiyle birlikte resmî makamlara teslim ediyor. Gerisine ne yaptığı bizce meçhul.

Mesele, İstanbul Müftülüğü’nün Türk Okutma Kurumu’na başvurmadan önce yaptırdığı tahkikatla kısmen aydınlanıyor. Öğrenildiği kadarıyla matbaa, Kur’an-ı Kerim sayfalarını Galata’da bir komisyoncuya satıyor. Mihran, piyasaya sürdüğü kâğıtları komisyoncu Kerope’den alıyor. İstanbul Müftüsü Ülgener, elde ettikleri malumatı aktardıktan sonra Türk Okutma Kurumu’ndan, “Bu gibi hallere meydan verilmemesine delalet olunmasını...” talep ediyor.

Başbakanlığa bağlı Türk Okutma Kurumu; dilekçeyi, altına el yazısıyla ‘Ehemmiyetle Osman Bey Matbaasına’ yazarak Darüşşafaka’ya iletiyor. Cevabî savunma, 3 Ocak 1938’de ulaşıyor müftülüğe. “… ambarlarda parça hâlinde bulunan ve çürümeğe yüz tutan dinî ve gayrı dinî Arapça formaların imhası arzu edildiğinden bunların Avrupa kağıt fabrikalarında kağıt hamuru haline konulmak ve İstanbul vesair mahal piyasalarında kullanılmamak ve aksi takdirde her türlü mes’uliyet kendisine ait olmak şartiyle ve sureti ilişik bir taahhütname mukabilinde (…) Kerope’ye satıldığı (…) yarım asırdan beri temiz ve dürüst olarak tanınmış olan Osman Bey Matbaası’nın bu gibi hasis menafi yüzünden kesri itibarına mahal bırakılmayacağı…”

Komisyoncu, kâğıtları kilosu 4 kuruş mukabilinde hamur yaptıracağına 5 katı fiyata Mihran’a satmayı tercih ediyor kısacası.

Osman Bey Matbaası, muhataplarına ‘itibarını küçük menfaatlere değişmeyeceği’ cevabını veriyor... Sorumlular hakkında işlem yapılıp yapılmadığını bilmiyoruz ne yazık ki. Tıpkı Sahaf Lütfü Bayer’de mahfuz teftiş raporuna göre 31 Mayıs 1940’ta matbaanın depolarında bulunan ciltlenmemiş 2 bin adet yaldızlı Kur’an sayfasının akıbetini bilemediğimiz gibi…

24 Aralık 2012 / AYŞE ADLI
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...

Videolarımız