Kara Kitap

Bu Kara Kitap, yalan tarihimizin kara ve kızıl sahifelerlnln hikâyesidir.
Bu Kara Kitap, milletin öz varlığına, maneviyat ve mukaddesatına karsı bozguncu zihniyetin, sapık ideolojinin irtikâb etti ği cinayetleri, şenaatleri anlatır.
Bu KaraKitap, yürekleri yakan, vicdanları tutuşturan faciaların hikâyesidir.

Bu Kara Kitap kırk bin din talebesini sokağa döken, bütün din müesseselerinin kapılarına zincir vuran, bütün mektepler den din derslerini kaldıran, Kur'an-ı Kerim sürelerini ihtiva ettiği için din kitaplarım kamyonlarla toplatıp mezbeleliklerde yakanların hıyanet ve şenaatlerini tasvir eder.

Bu Kara Kitap, dinî neşriyata karsı katliâm emri veren, Kur'an diliyle ezan okuyanları zindanlara dolduran, Müslüman çocuklara namaz sûreleri okutanları cürm-i meshud mahkemelerine sürükleyenlerin şenaatlerini ortaya koyar.
Bu Kara Kitap, Köy Enstitüleri diye açılan ahlâk ve namus mezbahalarında verilen içkili ziyafetlerde milletin masum evlât larına yapılan tecâvüzleri, rezaletleri hikâye eder.
Bu Kara Kitap, düzme tarih kitaplarında Müslüman Türk Milletinin mukaddesatını tahkir ve tezyif edici fikirleri Müslüman Türk Milletinin yavrularına aşılayanların suikastlerinden bahseder.
Bu Kara Kitap, lâikliği din aleyhtarlığı, demokrasiyi diktatörlük seklinde tatbik edenlerin düzenbazlıklarını anlatır.
Bu Kara Kitap, çok mühim hâdiselerden bahseder. Tarihimizin kara sahifelerini tetkik ve tahlil eder.
Bu Kara Kitap, İslâm'dan, millî hüviyetten uzaklaşma zihniyeti yıkılmadıkça Müslüman Türk milletinin din hürriyetine asla kavuşamayacağını söyler.
Bu Kara Kitap, devirlerin geçtiğinden, fakat bu bâtıl zihniyetin hiç değişmediğinden bahseder.
Bu Kara Kitap, Müslüman Türk milletinin zimamdarlarının daima hakikatleri bâtıla çevirdiklerinden bahseder. «Tanzimat dediler, memleketin temel binasını, temel nizamını tahrib ettiler. İslâhat dediler; baştan aşağı bütün milli düzeni ifsad ettiler. Meşrutiyet dediler; istibdad, şekavet çetesi kurdular. Lâiklik dediler; din ve vicdan hürriyetini en ağır zincirlerle bağladılar. Demokrasi dediler; en koyu diktatörlük idaresi tatbik ettiler. Medeniyet dediler; vahşet ve rezalet getirdiler.» Hep böyle Müslüman milletini aldattılar.
Bu Kara Kitap, İslâm Dinine karşı takib edilen düşmanca hareketin, reva görülen hakaret ve tecâvüzün hak ve kanuna, anayasaya, kanunlara aykın olduğunu söyler.
Bu Kara Kitap, bir asırdan fazla zamandan beri milletle liderleri arasında devam eden anlaşmazlığın, ayrılığın esaslarını ortaya koyar.
Bu Kara Kitap, partiden partiye intikal edegelen sapık ve bozguncu zihnayet bertaraf edilmedikçe, arada samimî vahdetin, kalbi muhabbet ve rabıtanın asla teesüüs edemiyeceğini söyler.
Bu Kara Kitap, din hürriyetini zincire vurma yolundaki zihniyetin devirden devre, partiden partiye intikal ettikçe nasıl şiddetlenmiş olduğunu gösterir.
Bu Kara Kitap, din hürriyetine en ağır darbeyi indiren 163. maddenin tesisinde Başvekil Şemseddin Günaltay ile Demokrat Parti Başkanı Celâl Bayarın nasıl anlaştıklarını ifşa eder.
Bu Kara Kitap, bu korkunç maddenin tesistindeki siyasî saikleri gösterir.
Bu Kara Kitap, Kurân-ı eline alarak parlâmento kürsüsünden «Bu kitap yeryüzünde kaldıkça dünyada sulh ve selâmet olamaz» diyen meşhur din düşmanı Gladston gibi, Bayar'ın da Bursa'da onbinierce vatandaş huzurunda mendebur bir kürsüye çıkarak: «Artık bu memlekette Şeriat yaşamıyacaktır!» diye Şeriat-ı Ahmediye'ye nasıl dil uzattığını izah eder.
Bu Kara Kitap, Hakka karsı gelenlerin zelil akıbetlerinden,hüsranlarından bahseder.
Bu Kara Kitap, ıslahatçılık nağmeleri ile işe başlayıp işbaşına geçtikten sonra milleti nasıl kazıkladıklarından bahseder.
Bu Kara Kitap, ilericilik, devrimcilik safsataları ile, Bursa nutku icatları ile cinayetlerini meşrulaştırmak yolunu tutanlar dan bahseder.
Bu Kara Kitap, dil bezirganlarından, mektep kaçkını kiralık âlimlerden, istenilen fetvayı vermek için el pençe duran, Türk dilini jandarma süngüsü ile katletmeye kalkışan lisan cellâtlarından bahseder.
Bu Kara Kitap, Kur'ân-ı Azîmüşşan'ın asıl metnini kaldırmak isteyenlerin câniyâne, kâfirâne plânlarından bahseder.

CHP'nin sapık zihniyeti, bâtıl ideolojisi yıkılmadıkça,
Müslüman Türk Milleti din hürriyetine asla kavuşamaz
Bir zamanlar dünyaya meydan okuyan Müslüman Türk Milletini çökerten, asırlarca üç kıt'ada hükümran olan Müslüman Türk imparatorluğunu yıkan, parçalıyan mülhid, sapık ve bozguncu zihniyet yıkılmadıkça, Müslüman Türk Milletinin din hürriyetine kavuşmasına, halâsına, asla imkân yoktur. Her şeyden evvel bu zihniyetin yıkılması lâzımdır. Bu, temel dâvadır.
Nasıl ki müslümanlık herşeyden evvel şirkin, puta tapmanın kaldırılmasına ehemmiyet vermiştir, işin başında bu vazife Peygambere tevdi olunmuştur. Oruç, hac, zekât gibi aııa esaslar farz kılınmazdan evvel bütün ehemmiyet şirkin, Allah'a ortak yapmanın, Allah'tan gayriye tapmanın kaldırılmasına, yok edilmesine hasredilmişti. Mekke'de 13 sene gibi geniş bir zaman hep şirkle mücâdele edildi. Bu yolda birçok âyetler nazil oldu. Bu suretle müslümanllk herşeyden evvel şirki iptal etti, tevhidi tesis etti.
Bugün de müslümanlığın, herşeyden evvel, ana dâvası, bu ilhad zihniyetini yok etmek, din hürriyetini sağlamaktır. Büyük Peygamberimizin yolu budur. Bütün hayatta O, bize bir örnektir. Örnek olmak için Peygamber beşerden olmuştur. O'nun yaptığı işler insanların yapabileceği işlerdir, insanların yapamıyacağı isler O'na ve bize yükletilmemiştir.
Cemiyeti beşeriye, bugün, Islâmdan evvelki dalâlet (sapıklık) devrini andırır bir vaziyette bulunuyor. Bu meyanda müslüman Türk milleti de yolunu şaşırmıştır. İmânı sarsılmış, ahlâkı bozulmuş, fazileti, izzet ve şehâmeti çökmüştür. İlhad zihniyeti, manevî varlığını büyük tehlikeye mâruz bir hâle getirmiştir.
Bu, nasıl oldu? Millet bu hale nasıl geldi? Nasıl getirildi? Bu güzel memlekete, bu Islâm diyarına ilhad zihniyeti nasıl
sokuldu? Bu sapık, bu bozguncu zihniyet nasıl kökleşti? Memleketin içtimaî ahengini nasıl yıktı? Milletin dinî şeâiri, millî
hüviyeti, millî secâyası nasıl kemirildi? Millî mümeyyizâtı nasıl aşındırıldı? Manevi varlığı nasıl soyuldu? Dinden, îmandan
nasıl uzaklaştırıldı?.. Bunu ortaya koymak, yapılan işleri göz önüne almak, hakikati bilmek, öğrenmek, ona göre çare aramak
lâzımdır.
Bu ilhad zihniyeti... Allah yolunu bırakarak şeytan yolunu tutan Halkçıların can-ü gönülden benimsedikleri, kendilerine mâl ederek dört elle sarıldıkları bu solak, bu yıkıcı, bu sapık zihniyet, bu mülhid mason zihniyeti, bu müfsid, bu bozguncu Marksist ideoloji yıkılmadıkça milletin din hürriyetine kavuşmasına asla imkân yoktur. Onun için herşeyden evvel bu ana dâvanın öne alınması lâzımdır.
2
Milleti nasıl aldattılar? Memleketi nasıl yıktılar?
Milletin mukaddesatını nasıl çiğnediler?
Mileti nasıl aldattılar? Memleketi nasıl yıktılar? Milletin mukadderatını nasıl çiğnediler?
Tanzimat dediler; memleketin temel bünyesini, temel nizamını tahrip ettiler. Islâhat dediler; baştan aşağı bütün milli düzeni ifsâd ettiler. Meşrutiyet dediler; istibdat çetesi kurdular. Lâiklik dediler; din ve vicdan hürriyetini en ağır zincirlerle bağladılar. Demokrasi dediler; en koyu diktatörlük idaresi tatbik ettiler. Medeniyet dediler; vahşet ve rezalet getirdiler.
Bütün bu bozguncu hareketin neticesi ne oldu? O, meydanda: Tanzimatçıların frenkleştirme hareketi, Müslüman Türk milletin hükümranlığım sarstı; içtimaî hayatını bozdu; Müslüman Türk heye-ti içtimaiyesini Hıristiyan heyet-i içtimâiyesinin tesir ve nüfuzu altına soktu, devleti iflâsa sürükledi, zayıf düşürdü, nihayet Moskof orduları istanbul kapılaına dayandı.
Ittihat'çılar, aynı zihniyeti tâkib ederek memleketi farmason localarından idareye kalkıştılar, On seneye varmadı; koskoca imparatorluğu inkıraza sürüklediler, devletin temellerini yıktılar. Kıt'alar elden gitti, memleket parçaladı, perişan oldu. Kalan bir karış toprakta Halkçılar, Ittihad'çılardan devraldıkları sapık, bozguncu zihniyeti bütün hıziyle yürüttüler. Bütün gayz ve kinleriyle milletin maneviyâtına saldırdılar. Mukaddesatına hücum ettiler. Din müesseselerini kapattılar, mekteplerden din derslerini kaldırdılar, Allah, Peygamber tanımayan derbeder bir nesil yetiştirdiler.
İşte bu yazı serisi, bu hazin maceranın hikâyesidir; dört tarihî devrenin fecâyiini anlatır. Birinci, ikinci devirler, yâni Tanzimat ve Meşrutiyetin yıkıntıları uzun sürdüğü için, onların tahlilini sonraya bırakıyorum. Şimdi yalnız üçüncü ve dördüncü devirleri alıyorum.. Bu devirlerde milletin öz varlığına, maneviyat ve mukaddesatına karşı bu bozguncu zihniyetin irtikâp ettiği faciaları hulasaten izah edeceğim.
3
Maksadımız partiler üstü bir nazarla İslânıdan
uzaklaşmakta, temel varlıktan ayrılmakta
olduğumuzu göstermektedir
Evvelâ şurasını kaydedelim ki, evvel, âhır, benim hiçbir partiyle alâkam, hiçbir siyasî teşekkülle en küçük bir ilgim yoktur; ne geçmişte, ne hâl-i hazırda. Altmış senelik neşriyat bayatım bunu ispat eder. Siyasete intisap etmiş olmamak itibariyle herhangi bir partinin İdarecileriyle dostluk veya düşmanlık gibi şahsî bir münasebetim mevzuibahils değildir. Hattâ bir muarefem (tanışıklığım) bile yoktur. Kimseden bir şey beklediğim de yoktur. Biz tamamiyle partiler üstü olarak, milli ve İslâmî nokta-i nazardan, partilerin, memleketi idare edenlerin yalnız ef'âl ve icraatı ile, zihniyet ve idealojilerîyle meşgulüz. Bu itibarla, yazımızı herhangi siyasî bir maksada, yahud şahsi bir gareze atf etmeye mahal yoktur.
Maksadımız, dinimize karşı tâkib edilen düşmanca hareketin, reva görülen hakaret ve tecâvüzün hak ve kanuna, anayasaya, lâikliğe, insan haklarına, demokrasiye aykırı olduğunu ibret nazarları önüne sermek; bir asırdan fazla zamandan beri devam eden milletle idareciler arasındaki anlaşamazlığın, ayrılığın esas sebebini ortaya koymak; fırkadan fırkaya, partiden partiye intikâl edegelen sapık ve bozguncu zihniyet bertaraf edilmedikçe, hakikî surette lâiklik tatbik edilmedikçe, hakikî surette din hürriyeti sağlanmadıkça, millet sahip olduğu hakkına kavuşmadıkça, millî emâneti üzerine alanlar milletin arzu ve irâdesine sadakat ve itaat göstermedikçe, arada samimî vahdetin, kalbî muhabbet ve rabıtanın asla teessüs edemiyecegini anlatmaktan ibarettir.
4
Batıl zihniyet misyonerlerinin, terakkiye îslâmiyetin mâni
olduğu hakkındaki dâvaları iflâs etmiştir
Bu bâtıl zihniyetin misyonerleri, Türk Milletinin geri kalmasının sebebini İslâm Dinine atf ediyorlardı. «Dîni, medenî hayata mâni bir zehir» [* İnönü'nün 1950 seçimlerinde Taksim'de ki nutku] olarak telâkki etmişlerdi. Türk Milleti, dininden tecrid edilecek olursa, yükseleceği iddiasında idiler. Bütün programlarını buna göre tanzim etmişlerdi, icraat ve tatbikatları da bu yolda idi.
Hani, milleti yükseltme yolunda ne yaptılar? Islama karşı bu hasmâne tezleri üzerinden çok uzun zamanlar geçtiği haldene hünerler gösterdiler? Kalkınma şöyle dursun, cehalet ve sefaletin daha umumîleşmedinden başka ne netice hâsıl oldu?
Müterakki mîlletlerin kalkınma hamleleri umumiyetle 25-30 sene arasında tamamlanmıştır. Bizde ise evvelce bir asır, sonra da yanm asra yakın bir zaman geçtiği hâlde ilim sahasındaki geriliğimizde hiçbir ilerleme olmamıştır.
Türkiye'nin bundan yarım asır evvelki dünya ilim seviyesine nazaran durumu ile bugünkü dünya ilim seviyesine nazaran durumu karşılaştınlırsa, umumî dünya terakkisi karşısında bizim ilerici misyonerlerin hiç de bir terakki göstermedikleri apaçık anlaşılır. Terakkiye mâni diye Islâmiyete arka çevirdiler de beynelmilel sahada kaç tane âlim yetiştirdiler? Ne gibi bir kesifte bulundular? Nobel mükâfatını mı aldılar? Bugün müterakkî bir milletin seviyesi, yetiştirdiği âlimlerin miktarına göre ölçülür. İşte islâmiyeti terakkiye mâni' addeden bâtıl zihniyet misyonerlerinin, câhil ve liyakatsiz halkçıların ve o yolda gidenlerin tezlerinin ne kadar boş olduğu, islâmiyete karşı yaptıkları iftiranın ne kadar hasmâne olduğu bugün tamamiyle anlaşılmıştır. Çünkü bütün dâvaları İflâs etmiştir. Artık bugün îslâmiyete karşı yapacakları bir isnatları kalmamış, bütün bâtıl dâvaları akamete uğramış, dâvaları gibi cemiyetleri de haybet ve hüsrana mahkûm olmuştur.
Demek istiyoruz ki, evvelce bir asır, sonra da yanm asra yakın bir zaman tecrübesi yapılan ve sonunda iflâs etmiş olan Halkçıların bu bâtıl zihniyetlerinin devamına ve bu tecrübenin tekrarına artık milletin tahammülü, güveni yoktur. Bu bâtıl zihniyetin kökü mutlaka kazınmalıdır. Bu yapılmadıkça Müslüman Türk Milleti için halâs imkânı yoktur.
Yazılarımı muhterem okuyucularımın dikkatle takip edeceklerini, ehemmiyetle nazar-ı itibâre alacaklarını ümid ederim. Çünkü bu mesele, Müslüman Türk Milletinin ana davasıdır. Bu mülhid, bu sapık ve bozguncu zihniyetle dinimiz arasındaki mücâdele, hayat - memat (ölüm - dirim) mücadelesidir.
5
Bahsimiz, milletin en derin bir derdini teşrihdir.
Muhterem okuyucularımın ciddî alâkalarını beklerim
Muhterem okuyucularım! Boş sayfaları doldurmak için bu yazıları yazmıyorum. Boş vakitlerinizde size bir meşgale olmak için bu zahmete katlanmıyorum. Milletin en derin bir ızdırabını, en derin bîr derdini teşrih ediyorum. Sözlerimi can gözüyle okumanızı, can kulağı ile dinlemenizi isterim. Şöyle bir göz gezdirip de bu varakpâreyi manavdan alacağınız zerzevata sargı kâğıdı yaparsanız, çok üzülürüm, hakkımı helâl etmem. Kendiniz candan okuyacağınız gibi, mü'min kardeşlerinize de candan okutursanız, bu sin'nü sâlde Hak yolunda bu kadar zahmette bulunduğuma canım yanmaz. Bizim vazifemiz, hak ve hakikati tebliğden ibarettir. Zulüm ve sefalet yüzünden batan milletlerin akıbetlerini gösteren Kur'ân'ın ikazları insanlar için büyük ibret levhalarıdır. Biz yaşadığımız devri, olduğu gibi tarihe tevdi etmekle mükellefiz. Vazifemizi yapıyoruz. Her hâl ü kârda tevfik ve hidâyet yalnız Allah'dandır.
6
CHP alel'âde bir parti değil, zararlı bir komitedir
Lâikliği din aleyhtarlığı mânâsına anlayan ve o yolda tatbik eden halkçıların günâhı çok büyüktür. Çünkü onların devrinde Müslüman Türk Milletinin imânı, millî secâyası, millî hüviyeti, dinî şeâiri çok sarsılmış, asırların yapamıyacağı tahribata mâruz kalmıştır. Bu devirde CHP'nin bozguncu, sapık zihniyeti, bütün azgınlığı, bütün şiddet ve ceberûtiyle tatbik olunmuştur. Bunun neticesidir ki, bugün dinden, îmândan mahrum, millî değerlere düşman, komünizme âşık, haymatloz, derbeder, serseri bir nesil yetişmiştir.
Bütün icrââtı ile sabit olmuştur ki, Halk Partisi denilen bu teşekkül, bu komite, alelade bir parti değildir. Başka bir karakteri, kendisine has bir ideolojisi vardır ki, bunu bir dîn gibi telâkki eder; halkın kafasına yerleştirmek ister. Bu itibarla alelade bir siyasî teşekkülden ziyâde, ideolojik bir komite, bir topluluktur. Eline fırsat geçtikçe, ideolojisini, bâtıl akidesini zorla tatbike çalışır. Malûm bâzı memleketlerde olduğu gibi...
Karşısında iki muhalif kuvvet vardır: Biri siyasî partiler, biri de dindir, İslâm Dinidir. Siyasî partilerle olan mücâdelesi, sandalya kavgasıdır. Fakat din ile, müslümanlıkla mücadelesi, ideoloji meselesidir. Kırk senelik hayatı, bunun şahididir. Siyast sahnesindeki oyunlarla bazen, iktidardaki kuvveti iğfal tuzağına düşürür, iktidarı eline alır. Fakat müslümanlıkla mücâdelesi, başka bir mâhiyet arz eder. Bozuk, yıkıcı, devirici ideolojisini, bâtıl akidesini kafalara, kalblere yerleştirmek için, evvelâ zemini müsâid hâle getirmek yolunu tutar: Bütün din müesseselerini kapatır, bütün mekteplerden din tedrisatını kaldırır, zalimane kanunlarla dini sımsıkı bağlar, demir çember içine alır. En ufak dinî bir faaliyeti, Islâmî bir inkişâfı amansız bir surette boğmaya çalışır.
Dinî neşriyata karşı şiddetli bir vaziyet alır. Engizisyonvârî emirler ve kanunlarla dinî neşriyatın kökünü kurutur. Dinî yazı yazanları mahkemelerde süründürür. Bin türlü müşkülât çıkarır. Müesseselerini târumâr eder. Kendi bâtıl zihniyeti ve ideolojisine taraftar olanlara hazinenin kapılarını açar, onları zenginleştirir, emrinde kullanır. Bu suretle dine karşı matbuatta bir cephe hazırlar.
Din ehline karşı bütün geçim kapılarını kapar, onları sıkıntı içinde kasıp kavurur, dilenecek hâle getirir. Elindeki vasıtalarla, emrindeki gazetelerle tahkir ettirir. Onları küçük. düşürecek hiçbir fırsatı kaçırmaz.
Mekteplere kol atar, çocukların kafalarından, kalblerinden Allah fikrini yıkmak için tıyneti bozuk, sapık öğretmenleri kışkırtır. Onlara türlü maskaralıklar yaptırır. Tertipli hikâyelerle, kötü telkinlerle masum yavruları zehirler.
Din talebesini sokağa döker, Komünist yuvaları açar. Adına Köy Enstitüleri der. Plânlı telkinatla çocukları dinden, ahlâktan uzaklaştırır, köylerin millî ve dinî ahengini bozacak ihtilâlci unsurlar yetiştirir. Dinsiz, imansız, komünist ruhlu öğretmenleri himaye ve teşvik eder.
Rusya'daki Allahsız kulüplerinden ilham alarak «Halk evleri» açar. Orada halkın dinî hislerini aşındıracak türlü mefsedetlere tevessül eder. Oralara din kitaplarının ve dergilerin girmesini şiddetle yasaklar. Camileri, mescitleri kapatıp oraları kızıl mâbed hâline koymayı tasarlar.
Pespaye' muharrirler bulur, onlara İslâm diniyle istihza, ilim ehlini istihfafla tahkir, müslüman halkın âdetleri ve mukaddesatı ile alay eden piyesler yazdırır; mekteplerde, tiyatro sahnelerinde oynatır. Bu suretle halkın mukaddes hislerini çiğnetir.
Düzme târih kitapları hazırlar. Yalanlarla, iftira ve isnatlarla düzenbazlık yapar. Hakikatleri değiştirir, islâm târihini tahrif eder.
Dinî cemiyet teşkilini men' eder. Müslümanlığın inkişâfına meydan vermez. Kendi bâtıl akidesini yürütmek için hakâyikı îmâniyeye hasım kesilir. Muhayyel suçlar, cepheler ihdas eder.
Gelecek yazılarımızda madde madde göstereceğimiz bu icraat, lâikliğin böyle dine aleyhtar tatbikatı, komünist diyarından başka dünyanın hiçbir medenî ve lâik memleketlerinde yoktur.
İşte Halkçılar, iktidarda oldukları uzun zamanlar bütün icraat ve tatbikatlarını hep böyle lâikliğe aykırı olarak yaptılar.
Onlara bu hareketlerinin hesabını soran olmadı. Çünkü onların yerlerine gelenler, o kökten idi. Yaktılar, yıktılar, Bu asîl, bu
faziletli milletin manevî varlığını soydular, soğana çevirdiler. Din harâb, îmân türab oldu. Emaneti ehline vermeyen.
gafil müslümanlar, işledikleri büyük suçtan dolayı tövbe ve istiğfar etsin, Allah'tan afv dilesinler...
7
Din müesseselerini kapattılar, ahlâk mezbahaları açtılar
Cümlece malûmdur ki, Halkçılar, evvelâ memlekette din müesseselerini kapatmakla dine karşı, İslâm dinine karşı taarruza başladılar. Din müesseselerinde okuyan kırkbin din talebesini bir anda sokağa döktüler. Kırkbin din talebesi, yatakları omuzlarında, sokaklarda perişan bir hâlde, göz yaşları dökerken onlar iyş ü işret sofralarında rakılar, viskiler, şampanyalarla,
zevk ve kahkahalarla, sabahlara kadar icra-yı şâdumanî eylediler. Maarif Vekillerinin, şampanya kadehini kaldırarak:
- Bugün kırkbin yobazın yuvalarını târmâr ettim diye attığı naralar, hâlâ milletin kulağında çınlamakta, kalbini tutuşturmaktadır.
[* Bu cür'etkâr vekilin, bilâhare bağırsağı patlayarak kazuratı ağzından geldi. O hâlde cehennemi boyladı.]
Din müesseselerinin kapıları üzerine vurulan kara ve kızıl kilitler, uzun yıllar, bir çeyrek asırdan fazla zaman asılı kaldı. Bu zalimane, bu mulhidâne hareket karşısında din adamı yetişmesine imkân kalır mıydı? Bu suretle mâbedleri imamsız, minareleri müezzinsiz, köyleri hocasız bıraktılar, ölüleri gusledecek, defnedecek imam kalmadı. Cenazeler ortada tefessüh edecek hâle geldi.
Halbuki bu din müesseseleri, Şeyhül-İslâm Hayri Efendi zamanında «Dârül - Hilâfe Medreseleri» nâmıyla yepyeni bir tarzda teşkilâtlanmış, modern bir hâle gelmişti. Bilhassa ahlâk ve terbiyeye ehemmiyet verilmiş olmak itibariyle millet nazarında fevkalâde teveccüh ve rağbete mazhar olmuş, çok büyük bir mevki kazanmıştı. O derece ki, birçok vatandaşlar, hattâ hayli meb'uslar, çocuklarım liselerden alarak Dârül-Hilâfe Medreselerine vermeye başlamışlardı.
Maddî, manevî böyle mütekâmil bir şekilde meydana çıkan ve ilerlemekte olan bu din müesseseleri Halkçıların bozuk ideolojisi için büyük bir tehlike teşkil ediyordu. Din müesseselerinin bu inkişafından, devlet ve millet menfaatına, memnun olmak icab ederken, kırkbin din talebesini bir anda sokağa döktüler, memleketteki bütün din müesseselerinin kapılarını zincirlediler.
Tarih, böyle bir şenaati kayd etmemiştir. Ancak, dinsiz, imansız bolşeviklerin diyarında böyle cinayetler işlenmişti. Apâşikâr görülüyor ki, bu cinayet, ancak dinin, Din-i Mübîn-i İslâm'ın kökünü kurutmak maksadıyla irtikâp olunmuştur. Nitekim, öyle oldu. Bu tecâvüz ve taarruzlar İslâmın varlığının temellerini sarstı.
Pekâlâ anlaşılıyor ki, din müesseselerinin ve din ulemasının İstiklâl Harbi zamanında müslüman halkı mücadeleye teşvik ve bilfiil harbe iştirak hususundaki büyük hizmetlerini gören Halkçılar, bu manevî kuvvetin, ilerdeki mutasavver tatbikatlarına, plânlarına engel olabileceği endişesiyle, din ehlinin kudret ve nüfuzlarını kırmak için, zaferden sonra din müesseselerini kapatmayı, din ehlini kudretsiz hâle getirmeyi, ilkeleri, ideolojileri için bir zaruret telâkki etmişlerdi. Nitekim yaptıkları bütün işlerle bu hakikat tezahür etmiştir.
Şayanı dikkattir ki, Halkçılar, İslâm dininin tâlim ve tedris müesseselerini böyle büyük bir gayz ve şiddetle yıkarken, hıristiyan ve yahudilerin ve diğer bütün gayri müslimlerin din müesseselerine karşı en ufak bir müdahalede bile bulunmadılar. Ezcümle Heybelada'daki papaz mektebi ferih - fahur, kemâl-i emniyet ve serbesti ile hıristiyan din adamı yetiştirmekte devam etti. Dahildeki hıristiyan mâbedlerinden ve mekteplerinden başka harice de din adamları gönderecek derecede faaliyette bulundular. Diğer taraftan, misyonerlerin bütün din müesseseleri de kemâl-i serbesti ile faaliyetlerine devam ettiler. Halkçılar, onların kıllarına bile dokunmadılar. Demek, Halkçıların yegâne hasmı, yegâne taarruz hedefi, müslüman müesseseleri idi.
Halkçıların bu şenaati, Müslüman Türk Milletinin kalbinde çok derin yaralar açtı ki, asırlar bu yarayı iyi edemez. Bu acı, bu yürekler yakan hıyanetler hâtıralardan silinemez. Bu şenaatları irtikâp edenleri millet nasıl ister, ona nasıl itimat eder? Nasıl güvenir?
Din müesseselerinin kapılarını zincirleyen, kırkbin din talebesini sokağa döken, bütün mekteplerden din derslerini kaldıran halkçılar, açtıkları köy enstitülerinde komünist öğretmenler yetiştiriyor, bunları Rusya'ya gönderiyor, orada tahsilini ikmâl ettiriyor, sonra onları masum Türk yavrularının başına geçiriyordu.
O köy enstitüleri ki, orada kız ve erkek çocuklar bir arada bulunduruluyor, her türlü rezaletler oluyor, sık sık idarecilere içkili, danslı ziyafetler veriliyor, mumlar söndürülüyor, diploma yerine, kucaklarında bir ***le evlerine dönenler oluyordu.
O köy enstitüleri ki, orada Marks'ın beyannâmesi, komünist eserleri öğretiliyor, Müslüman Türk Milletinin dinî örf ve âdetleri tahkir, mukaddesatı tezyif ediliyordu. En rezil hikâyeler okutuluyor, en bîedibâne piyesler oynatılıyordu. Bu komünist batakhanelerine oluk oluk devlet parası akıtılıyordu.
21. ve 22. sayfalar yok.
dar îman, zerre kadar insanlık haysiyet ve şerefi olan hiçbir insan, hiçbir müslüman, hiçbir, cemiyet, hiçbir millet, hiçbir kavim yoktur ki, bu zulümleri irtikâp edenleri sevsin, istesin!..
9
Din kitaplarını kamyonlarla toplayıp mezbelelerde yaktılar
Bir aralık Halkçılar zulüm ve şenaatlerini o derece ileri götürdüler ki, Kur'ân dili ile yazılı namaz sûrelerini ihtiva ettiği için, çocuklara mahsus olmak üzere neşredilen din kitaplarını bütün memleketten kamyonlarla toplattılar. Polis karakollarında ayaklar altında süründürdüler, sonra da mezbelelere attılar, yaktılar, külünü havaya savurdular. Kızıl komünist radyoları, büyük takdirlerle bu şenaati cihâna ilân ettiler. Bu cinayeti irtikâp eden, kara ve kızıl kalpli bir münafık idi. Kendisine bizzat:
—Bu yaptığınız hareket lâikliğe, din ve vicdan hürriyetine sığar mı? dediğimiz zaman, gülmüş :
—Artık Türk çocukları Arab'ın dilinden hoşlanmaz, bir şey anlamaz, demişti...
Bu kadar küstahlaşan bu adam, bu derece şeni' bir harekette bulunurken, Çankaya'da karargâh kuran Halkçıların şefi İnönü'nün en büyük iltifat ve ikramlarına mazhar oluyordu.
1942'de «Kur'andan İktibaslar» adiyle neşrettiğimiz bir eser de bütün memleket kütüphanelerinden toplattırıldı. Baştan başa âyet-ı kerîmeden ibaret olan bu mübarek eser, karakollarda ayaklar altında süründürüldü. Zamanın Matbuat Müdürü, Halkçıların gözdesi, ideolojilerinin baş mümessili, meşhur müseccel solcu Vedat Nedim Tor «Dahiliyet Vekâleti Matbuat Umum Müdürlüğü, sayı 653 ve 17 Mayıs 1942 tarihli» bize gönderdiği müzekkerede aynen şöyle diyordu:
— «Biz her ne şekilde ve surette olursa olsun memleket dahilinde dinî neşriyat yapılarak, dinî bir atmosfer yaratılmasına ve gençlik için dinî bir zihniyet fideliği vücude getirilmeisne taraftar değiliz.»
Vedat Nedim ki komünist partisi kurmak ve Rusya hesabına Türkiye'ye ihanet etmek suçuyla muhakeme edildiği sırada şöyle itirafta bulunmuştur:
— «1925 tevkifatı üzerine kaçan Şefik Hüsnü'nün Moskova'dan gönderdiği talimatı aldıktan sonra, merkez heyetinden olup tevkif edilmeyen Mahmut, Salih ve Faik ile faaliyete geçtik. Mevkuf arkadaşlara Moskova'dan Kızıl Yardım Teşkilâtı tarafından gönderilen paraları dağıttık. Moskova ve haricî büromuz bizden daha fazla faaliyet ve tahrikler istedi; gazetelere aksedecek faaliyetler göremeyince de muntazam gönderilen bin dolarlık tahsisat kesildi.» (Senatör Doktor Fethi Tevetoğlu: «Türkiyede Sosyalist ve Komünist Faaliyeti»)
İşte bu millet, böyle çeyrek asırdan fazla zaman bu zâlimlerin boyunduruğu altında inledi durdu. Bütün bu zulümlere, bütün bu şenaatlere, bütün bu hakaret ve zilletlere tahammül etti. Ne de sağlam canı varmış! Ne de tahammül kabiliyetinde imiş! Zulüm ve tazyik, korku ve tedhiş ne kadar da onun şerefini, izzel-i nefsini korumadan uzaklaştırmış!..
Bir gün Resûl-i Ekrem Efendimiz, ashab-ı kiramın toplu bulundukları bir sırada, elini şakağına koyarak düşünceye dalmış ve demiş ki:
— Bir gün gelecek, insanlar sofrada buyurun buyurun diye yemeğe davet oldunduğu gibi, yabancılar müslüman memleketlerini birbirine böyle peşkeş çekecekler!..
Ashab-ı kiram çok müteessir olmuşlar.
— Aman yâ Resûlallah! demişler; o zaman İslâm ümmeti pek az mı kalacak?
— Bilâkis, pek çok olacak. Fakat, sellerin kenara attığı saman çöpleri gibi olacaklar; kalblerine vehn arız olacak!.
— Vehn nedir? yâ Resûlallah!
— Vehn, hayatı sevmek, ölümden korkmak!..
Müslüman Türk milleti bir zaman için böyle hisleri dondurulmuş, dalâlete sürüklenmiş, saman çöpü hâline getirilmişse de, fıtratındaki asalet ve şehamet dolayısiyle çok geçmeden bu badireyi atlatmış, Allahın tevfik ve hidâyetine mazhar olarak boyunduruğu parçalamış, zâlimleri başından atmış, hürriyet ve şerefine, izzet-i nefis ve haysiyetine kavuşmuştur.
10
Kiliselerde çanlar çalınırken, minarelerde
Allahu Ekber diyenler zindanlara atılıyordu (TÜRKÇE EZAN dönemi)
Halkçıların mülhidâne bir şenâtı da Kur'ân lisanı ile, Peygamberimizin dili ile olan Ezan-ı Muhammedîyi yasak etmiş olmaları idi. Nice zamanlar camilerde, mescitlerde, minarelerde «Allahu Ekber» diyenleri zindanlara doldurdular. Peygamberimizin dili ile olan Ezan-ı Muhammedi, İslâm vahdetinin muazzam ve muhteşem bir şiarı, bir sembolüdür. Dünyanın neresine gitseniz minarelerinde Ezan-ı Muhammedîyi dinlersiniz, «Allahu Ekber» lâfza-i celâlini işitirsiniz. Bunu bozmak, islâm vahdetini parçalamaktır. «Allahu Ekber» lâfza-i celâlini camilerde, minarelerde, bütün İslâm mâbedlerinde yasak etmek, Müslümanların kalblerine hançer sokmaktan, dinin en yüksek bir şiarını yıkmaktan, İslâm'ın temeline bomba koymaktan başka bir şey değildir.
Dünyaya nice zâlimler, nice deccallar gelmiştir, fakat hiçbiri böyle bir şenaati irtikâp etmemiştir, etmek hatırına da gelmemiştir. Bu, dine, din-i mübin-i İslâm'a karşı taarruz ve tecâvüzün en şeni'idir; din düşmanlığının, İslâm düşmanlığının en bariz delilidir.
Halkçılar, bu şenaati irtikâp etmekle Müslüman Türk Milletinin kalbini hançerlemiş, yüzlerce milyonluk bütün İslâm dünyasının vicdanını tutuşturmuşlardır. Bu öyle kâfirâne, öyle zalimane bir taarruzdur ki bunu yapanların islâm dinine, islâm imanına karşı içlerindeki husumetin ne derece şedid, ne derece kızgın, ne derece kapkara ve kıpkızıl olduğunu göstermeye kâfidir.
• Bu şenaatin irtikâp olunduğu sıralarda idi, bir milletvekili Büyük Millet Meclisi kürsüsünde Müslüman halkın ıztı-rabını şöyle dile getirmiştir:
— «Seçim günlerinde köylüler bize ne dedi, bilir misiniz? Biz açız, sefaletteyiz, çoluğumuz çocuğumuz gıdasızlıktan bitkin bir hâldedir. Fakat bunlardan ziyade bizim gücümüze giden, bizi müteessir eden şey, camilerimizden, minarelerimizden, mübarek ezanımızı, «Allahu Ekber» dememizi yasak etmeleridir. Bizi Kur'an dilimizle, Peygamberimizin dili ile ibâdetten men'etmeye Allahu Ekber dedi diye, Kur'an dili le kelime-i şahadet getirdi diye imamlarımızı, müezzinlerimizi zindanlara atmağa ne haklan vardır? Lâiklik bu mudur?... Hangi köye gittiysek, hangi şehirli ile görüştü isek bize bunu söylediler.»
• Müslüman Türk Milletinin camilerinde, minarelerinde Allahu Ekber demeleri yasak edilirken, hıristiyanların kiliselerindeki çanlar, ferih fahur, memleketimizin her tarafında âfâkı inletiyordu. Bu şirk ve küfür çanlarına hiç ilişmeyip de, Tevhidi cihana yayan Müslüman Türk Milletinin mâbedlerinde okunan Ezan-ı Muhammedîye karşı taarruzları, küfre karşı muhabbetin, islâm imanına karşı husumetin en açık alâmeti, en açık delili değil midir?
Böyle İslâm'ın mukaddesatına düşman bir komiteyi Müslüman Türk Milleti nasıl sevebilir? Sevmesine, istemesine imkân ve ihtimal var mı?
11
Camilerdeki lâfza-i celâl levhaları indiriliyor, Bizans putları
meydana çıkarılıyordu. Facialar yangın gibi her tarafı sarmıştı!
• Halkçıların azgın devirlerinde Kur'an Diline karşı husumet o kadar ilerlemişti ki camilerde gizli gizli Müslüman
çocuklarına namaz sûrelerini okutan hocalar polisler tarafından yakalanıp cürm-i meşhud (suçüstü) mahkemelerine sevk
olunurdu. Harf Kanununa aykırı hareket suçu ile günlerce, aylarca mahkemelerde süründürülürdü.
• Diğer taraftan Halkçıların zabıtası, çarşı pazarlarda Kur'an cüzlerini satanları takip ediyor, eline geçirdiklerini
mahkemelere sevk ediyordu.
• Çocuklara, Kur'an okutan hafızları karşıdan dinlemeyi bile menetmişlerdi. Çocuklar Kur'an sesi işitmiyeceklerdi.
• Senirkentte «Halkevleri» kütüphanesi tesisi bahanesiyle Müslüman halktan toplanan dinî kitaplar, kıymetli yazma Kur'anlar, tefsirler yok edildi. Bu eserlerin bir tanesi bile meydanda kalmadı. Müslümanlar, evlerinde bulunan Kur'anları, tefsirleri, dinî eserleri, hakayık-ı Kur'aniye ve îmaniyeden bahseden risaleleri, polisin eline geçmemek için, zahire anbar-
larında, odun depolarında, samanlıklarda saklıyorlardı.
• Camilerde mihrablarm etrafındaki mum şamdanları nın üstünde yazılı «Maşaallah» yazılarını kazımışlardı. Abide
ler, çeşmeler üzerindeki âyât-ı kerîme yazılı mermerler parçalanmıştı.
• Harbiye nezaretinin (şimdiki Üniversite'nin) kapısındaki Fetih âyet-i kerîmesi yazılı cihan - değer kıymeti haiz nefis levha üzerine siyah ve kızıl bir taş perde çekilmişti.
• Camilerde Hulefa-yi Râşidin isimlerini hâvi levhalar indirilmiş, şuraya buraya atılmıştı. Sanki müthiş bir yangın ortalığı kaplamış, sanki bir işgal ordusu memleketi istilâ etmiş gibi, Kur'an lisanı ile yazılı ne varsa, hep kırılıyor, parçalanıyordu. Âsar-ı atika diye bile bırakılmıyordu.
• Ayasofya camiindeki muazzam ve muhteşem lâfza-i Celâl, Hazreti Muhammed ve Hülefâ-yi Râşidin levhaları yerlerinden sökülmüş, indirilmiş, Bizans putları meydana çıkarılmış, bu putlara çeki düzen verilmişti. Muhteşem levhaları yok etmek,
parçalamak için meçhul semtlere götürmek istemişlerse de kapılardan çıkarmak mümkün olmadığı için bu cinayeti irtikâba
yol bulamamışlar, cihan - değer kıymette olan o nadide eserleri, toz toprak içinde mahvolmak için bir kenara atmışlardı.
• Ayasofya'nın minareleri de yıktırılıyordu. Fakat mâbedbinasına zarar getireceği için bu şenaati irtikâba yol bulamadılar.
• Birçok camiler câmilikten çıkarılmış, hangar hâline getirilmiş, ahır olmuş, Yahudilere, Ermenilere satılarak şarab deposu yapılmıştı.
• Afyon'da şimdiki Zafer Parkı'nın bulunduğu yerde «Kışla Camii» vardı. Afyon'un en büyük tarihî camii idi. Bir gece içinde yıktırıldı.
• Böylece memleketin her tarafında yüzlerce, binlerce cami, mescid yıktırıldı, satıldı, depo ve ahır yapıldı.
• Merhum Risale-i Nur müellifi Barla'ya sürüldüğü zaman, orada bir mescidi tamir ettirmişti, orada namaz kılıyordu. Halkçılar bu mabedi de hâk ile yeksan ettiler.
12
Dinî neşriyata karşı resmen katliâm emirleri verdiler.
Mabetlere, ibâdetlere taarruza kalkıştılar
• Bir ara Halkçıların azgınlıkları, dinî neşriyata karşı engizisyonvârî şiddetli taarruz ve tecâvüzleri, katliâmları o dereceyi buldu ki, 1945 de Matbuat Umum Müdür Muavini izzettin Nişbay imzası ile, İstanbul gazetelerine şöyle bir tebliğde bulundular:
«Gazetelerinizin son günlerdeki neşriyatı arasında dinden bahis bâzı yazı, mütalâa, îmâ ve temsillere rastlanmaktadır. Bundan sonra din mevzuu üzerinde gerek tarihî, gerek temsilî ve gerek mütalâa kabilinden olan her türlü makale, bend, fıkra ve tefrikaların neşrinden tevakki edilmesi ve başlanmış bu gibi tefrikaların en çok on gün zarfında nihayetlendirll-mesi...» (Başvekâlet, Matbuat Umum Müdürlüğü îç Matbuat Dairesi.)
• Kendi zulümlerini, bozgunculuklarını örtmek için geri kalmanın bütün suçunu İslâm dinine yüklettiler. Kırk sene bu zulümlere, bu mülhid, bu bozguncu hareketlere iştirak eden, bu mefsedet bataklığında neşvünema bulan, fakat sandalye kavgası yüzünden ayrılan bâzı ele basıları şimdi «CHP nin dine karşı geldiğini, memleketin huzurunu bozan bir zihniyet taşıdığını» (*Turhan Feyzioğlu'nun ve Emin Paksüt'ün beyanatları. 29/5/1967 günkü gazeteler.) açıkça söylüyorlar. Buna intâk-ı hak derler. A beyefendiler! Dine karşı gelen, memleketin huzurunu bozucu bir zihniyet taşıyan bu bataklık içinde kırk sene nasıl yaşadınız? Yoksa tefessüh eden, yere serilen, can çekişen bu ... yi ba ka bir ad ile hortlatarak milleti yine o cehenneme sürüklemek mi istiyorsunuz?
• Kendi akidelerini, kendi sapık zihniyet ve ideolojilerini yaşatmak için Islama cephe adılar. Kendi cephelerinin elemanlarını yetiştirmeye koyuldular. Tezek edebiyatçılanı himaye ettiler, yükselttiler, zenginleştirdiler, matbuatın onların eline geçmesini temin ettiler.
• Birçok öğretmenleri kendi bozguncu orduları hâline getirdiler. Onları her suretle teçhiz ettiler. Masum vatan evlâtlarını zehirliyecek şekilde yetiştirdiler.
• Husumet tevcih etmek suretiyle ideolojilerini besleme yoluna giderek «Mürteci, gerici, nurcu, inkılâp aleyhtarı, rejim düşmanı...» gibi muhayyel düşmanlar icat ettiler. Uzun seneler Islama hücum etmelerinin sebebi budur. Eğer hücum etmezlerse ideolojilerini inkâr etmiş olurlardı.
• Azgınlıkları o dereceye kadar varmıştı ki, bir yıldönümünde sokaklarda dolaşan şuursuz sürüler: «Karabaş Tecvidini yırttık, parçaladık» (*Karabaş Tecvidi: Kur'an'ın kıraat usûlünü öğreten kitap.) diye omuzlarında taşıdıkları kocaman levhalarla Müslüman Türk Milletinin mukaddes kitabını tahkir ve tezyif ettiler.
• Cami duvarlarında asılı olan Kâ'betullaha, Beytullaha aid tablolar toplattırılıyor, parçalanıyor, yahut bilinmiyen yerlere götürülüyordu. Bugün bu nefis tabloların hiçbir nâm ve' nişanı kalmamıştır.
• Halkevlerine dinî kitapların, Kur'an cüzlerinin girmesi yasak edilmişti. Yapacakları cinayetin programı şöyle idi:
Camiler câmilikten çıkartılacak, halkevlerine benzetilecekti. Halkevleri camilerin yerine geçecekti. Yâni camiler halkevi, halkevleri puthâne olacaktı. Diyanet teşkilâtı lâğv edilecekti. İbâdet usûl ve zamanlan değiştirilecekti. Kur'anın mübarek metn-i aslîsi kaldırılacak, yasak edilecekti.
• «Ben Cumhuriyet neslindenim. Bizim kazada, değil fes, bere ve benzeri şapkadan başka şeyler giymek, sakalı olanlann başları açık olarak gezmeleri bile suçtu... Ağır cezaları müstelzim bir suç!» (İsmail Oğuz. Muharrir)
13
Camileri, halkevleri sekline koymayı tasarladılar
• Halkçıların büyük kurultayının 15 Mayıs 1944 olağanüstü toplantısında mevzuubahs olan rapor aynen şöyledir:
«l — Dünya işlerini din işlerinden tamamiyle ayırmış olan bu rejimde Diyanet İşleri Reisliği gibi teşkilâtın yer almaması.
2 — Kur'an ve din tatbikatının öztürkçe olarak tanzim vetertibi.
3 — İbâdet yerlerinin Türk geleneğine uygun bir tarza konularak halkevlerinin ibâdet yeri, ibâdet yerlerinin de hal
kevlerine benzer bir şekle ifrağı.
4 — Ruhbanlığın icâbı olan herşeyin silinmesi, ezcümle sarık, cübbe ve din tatbikatında kullanılan her nevi kıyafetin
ilgası.
5 — İbâdet usûl ve zamanlarının tanzimi.
6 — Diyanet İşleri Reisliği yerine, Dil Kurumuna benzer
bir teşkilât ikame edilerek din teşkilâtının devlet bünyesinden çıkarılarak millete mâl edilmesi. Rusya'da din müesseseleriyle çarpışmak için «Allahsızlık kulüpleri» kurulmuştu. Halkçılar da burada «Halkevleri»
kurdular. Dinsizlik ve ahlâksızlık merkezleri olan Köy Enstitüleri, devlet parasiyle çıkarılan «Köy Enstitüsü Dergisi» komünist fikirlerle, dinsizlik propagandalariyle dolu idi. Askerlik hizmeti bile kötüleniyordu. Komünist olmıyanlar câhil olarak gösteriliyordu. «Bizim Köy» isimli; köyü, muhtan, imamı tezyif eden bir piyes defalarca temsil ediliyordu. Ahenkli Türk Köyünde zoraki bir sınıf mücadelesi doğurmağa uğraştılar. Sağlam Türk köylüsünün millî, dinî ve ahlâkî nizamını yıkacak plânlar hazırladılar. Şehirlerin maarifini bozmak suretiyle yetiştirdikleri devrimbazlarla, tasarladıkları meş'um gayelere ulaşamıyacaklarını düşünerek, tezek edebiyatçılarının türlü şaklabanlıklarla alkışladıkları Köy Enstitüleri denen fesat yuvalarını açmak suretiyle bütün Türk halkım millî hüviyetinden, millî secâyasından, dinî şeâirinden uzaklaştırmak yolunu tuttular. «Bizim Köy» Dergisindeki komünistliği metheden yazılan öğretmenler hazırlıyor, öğrenciler yazıyormuş gibi gösteriliyordu. Yalancılık, sahtekârlık Köy Enstitülerinde karargâh kurmuştu. Edepsiz, ahlâksız hikâyeler, derginin başlıca sermayesi idi. Ezcümle karısını, kardeşinin kolları arasında zina hâlinde seyreden kocanın hikâyesi, «Kaymak Tabağı» isimli rezil, iğrenç ve adî bir hikâyenin el yazılı nüshası öğrenciler arasında elden ele dolaştırılır. İdare de bunu hoş görür, bir mümanaatta bulunmazdı. Meşhur komünist Sabahattin Ali'nin iğrenç hikâyeleri çocuklara okutuluyordu. Bu hikâyelerden birinde bir fahişe ile geçirilen bir gecenin rezaleti ve lâğım kokusu havası anlatılıyordu. Gizli Komünist Partisinin teşkilâtına mensup olanların «Hasan Oğlan Köy Enstitüsünde» geniş bir surette faaliyet ve rezaletlerde bulunduğu emniyetçe resmen tesbit edilmişti.
33. ve 34. sayfalar yok
hakkında ismail Hakkı Tonguç: «Köy Enstitüleri öğrencilerini bu yoldan ayıramayız!» demişti. Bir erkek öğretmenle bir erkek öğrencinin aynı kızla münasebette bulunmalan yüzünden çıkan kavgalara idare karışmaz, seyirci kalırdı. Gönen Köy Enstitüsünde öğretmen Romanyalı hıristiyan Yorgi Karamus, komünistlikten 8 aya mahkûm olduğu hâlde köy enstitüsünde öğretmen olarak bulunması, idarecilerin maksadını apaçık göstermektedir. 1946 da emniyet teşkilâtı, Hasan Oğlan Yüksek Köy Enstitüsünün komünist yatağı olduğunu tesbit etmiş, rapor vermiş, fakat maarif vekâleti hiç aldırmamış, işi örtbas etmişti. Halkçıların gözdesi Hakkı Tonguç, 1946 da .«Gölköy» enstitüsüne kalabalık bir maiyetle gitmiş, okulda şerefine verilen içkili ve danslı ziyafette bir aralık mumlar söndürülmüş, karanlıkta dans edilmiş, mel'un vatan hâini Nâzım Hikmetin «Mehmetçik biti yedi, bit Mehmetçiği yedi» adlı manzumesi okunmuş, mumlar yanınca çiftler kimlerle sarmaştıklarını görmüşlerdi. Öğrencilerden bâzı kızlar Rusya'ya gönderiliyor, orada iyice komünistliği öğrendikten sonra geliyor, Millî Eğitim Bakanlığı bu kızı (!) mümtaz öğretmen olarak köy enstitülerine tâyin ediyordu. Hakkı Tonguç, 1946 da Mersin'in Düziçi Köy Enstitüsüne gitmiş, dikiş atelyesinde şerefine verilen içki ziyafetinde davetliler şarap içmiş, Tonguç da bir kilo rakı çakıştırmış, sonra ziyafette sâkîlik eden kız öğrencilerin kolları, göğüsleri açtırılmış, sıkıştırılmış, bir iddiaya göre «dar yerlerden», geçirilmiştir. Bu enstitüde 14 yaşında bir kızın bikrinin izâle edildiği haberi ayyuka çıkmıştı.
16
Kasdı mahsurla İslâm Dini tezyif olunuyordu
• Bütün köy enstitülerine komünist muallimler doldurulmuştu. Komünistliği memlekete sokmak istiyenler «Büyük vatansever» (!) diye karşılanıyor, yüksek sofralarda halkçıların büyükleri tarafından çok samimî i'zaz ve ikram görüyorlardı.
• Köy Enstitülerinde Marks ve Engels'in komünist beyannamesi okutuluyordu. Düziçi köy enstitüsünde Türk bayrağındaki ay-yıldız yerine orak-çekiç konulmuştu.
• Mekteplere, Maarif İdaresine komünist muallimler dolduran Hasan Ali Yücel, mekteplerde okutulmak üzere Türkçe metinler adiyle bir eser yazdırmıştı. Bu eserde din ve din kitapları tehzil ediliyor, ahlâk kaideleri yıkılıyor, milletin tarihî şerefi inkâr ediliyor, komünist prensiplerine göre kahramanlık bir vahşet şeklinde gösteriliyor. Hülâsa sistemli bir surette ahlâka ve dine taarruz ve tecavüz ediliyor. Birkaç misâl:
Eserin bir parçasında dünyanın öküz, öküzün bir kaya, kayanın bir balık üzerinde durduğu hakkında uydurma bir yazı, kaydedildikten sonra çocuğa aynen şu sual sorulmaktadır:
— Yukarıdaki metine göre, dünya neler üstünde durmaktadır? En alttan en üste doğru bunları sırasıyla yazınız.
Sonra Kur'anda beyân edilen Yusuf - Zeliha kıssası, maksadı mahsusla, çirkin bir tarzda tasvir ediliyor, tahrir olunuyor.
Hüseyin Rahmi'nin KADINLAR VAİZİ romanından müstehcen fıkralar naklediliyor.
Osmanlı Devrini baştan başa bir katil, idam, yağma ve işkence devri gösteriyor.
Tevfik Fikret'in Arşa Hırlayan meşhur ilhad manzumesinden münkirâne, kâfirâne ve müşrikâne parçalar alınıyor. Halkçıların Maarif Vekâleti, mckteplerdeki çocuklara böyle terbiye veriyordu.
17
«Senin kanın, benim kanım diye tabiat bir şey ayırt etmez»
diyecek kadar rezil müesseseler açtılar
Şefleri İnönü'nün ve Millî Eğitim Bakanı Hasan Âli'nin Müslüman Türk Milletine yedigâr-ı mefsedeti olan Köy Enstitüleri ahlâk ve namus mezbahası hâline gelmişti. Maarif Vekili Tevfik lleri'nin Köy Enstitüleri hakkında 26.12.1954 günü Buyük Millet Meclisinde verdiği izahatı, 22. içtimâdan hulasaten naklediyoruz:
« 1— Tanınmış bir komünistin aynı illetle malûl kansı, bu müesseselerin birine öğretmen olarak alınmış, öğrenciler bu yolda zehirlenmiştir.
2— Vesikalarla sabit olduğuna göre, bu Enstitülerde komünizme dair eserlerin hülâsaları talebe konferansları adı altında gençlere dinletilirdi.
3— Hasan Oğlan Köy Enstitüsü yüksek kısım öğrencilerinin konferanslarından tesbit edilmiş parçalar:
«Biz hâlâ bu rejimi (komünizmi) kabul ettiremiyor isek bu, o rejimin kötülüğünden değil, bizim kafalarımızın geriliğindendir. Son varılacak nokta; vatan, sınır kavgaları atılarak âile ve memleket diye bir şeyin tanınmadığı, bütün insanların kardeş olarak yaşamağa çalıştıkları bir merkezdir. Bunun için yapacağımız iş, hükümeti devirerek yerine geçmek, komünistliği ilân etmektir. Aile kudsiyeti bir saçmadan başka bir şey değildir. Senin karın, benim kanm diye tabiat bir şey ayırd etmemiştir. Bunları ortadan kaldıracak elemanlar bizleriz.»
4— Bir öğrenciye hazırlattırılmış bir konferansta Rusya örnek olarak gösterilmiştir.
5— Kari Marks'ın hayatı ve mezhebi hakkında konferanslar verilmiştir.
6— Ahlâkî gelenek ve göreneklerimize aykırı her türlü hareketler mazur görülmüş, hattâ teşvik edilmiştir. Çirkin muamelelere hedef olan ve mukavemet gösteren kızlarımızdan bıçaklanarak tecâvüze uğrıyanların bulunduğunu gösteren vesikalar eldedir, idarecilerin bunlara müsamaha ettiklerini gösteren şahadetler, vesikalar mevcuttur.
7— Komünist partisinin manifestinin teksir edilerek öğrencilere dağıtıldığı da tesbit edilmiştir. O zaman neşredilen «Köy Enstitüleri Dergisi» nde komünistliği telkin edici yazılar vardır.» (2612/1954 - 22 nci içtimâi)
18
Masum vatan evlâtlarına mektep kitaplarında
Müslümanlığı tezyif eder fikirler aşıladılar
• Halkçılar devrinde müslüman halkın en mukaddes hisleriyle, en muazzez inanışlariyle istihza edildi. Tiyatro sahnelerinde müslüman din adamlarını tahkir ve terzil etmek kampanyasına girişildi. En rezil ve pespaye kimselere bu rezil eserler oynattırıldı. (Üç perdelik Halk Komedisi, 1938 istanbul Devlet Matbaası).
• Türlü türlü seçim oyunları ve hileleriyle kurdukları tek parti diktatöryasiyle müslüman halkın din ve vicdan hürriyeti, mukaddes İlişleri böyle çiğnendi.
• Mekteplerde okuttukları düzmece târih kitaplarında «Müslümanlığın uydurma bir din olduğu», îslâmî mukaddesatın «hurafeden ibaret bulunduğu» yazıldı. Bu suretle İslâm Dinini, İslâmın yüce Peygamberini, Müslümanların mukaddesatını tezyif eden, tahkir eden fikirler, Müslüman Türk milletinin yavrularına aşılandı. (1931 - 1950 yıllarında tedris olunan «Târih II» kitabı, Sayfa 87, 89, 93, 111).
• Halkçılar, 15 teşrinisani 1935 tarihli Resmî Gazete'de neşredilen 2845 nolu kanunla memleketimizin her tarafında yüzlerce, binlerce mescit ve camileri kapattılar.
• Elmalı'da Niyâzîi Mısrî'nin türbesini zorla yıktılar. Murad Hüdavendigâr zamanında yaşamış olan bir Kutbun harbdeki zafer sancağını parçaladılar, yaktılar.
• Halkçılar, lâiklik icâbı diye Müslüman halkın dinî cemiyet teşkil edebilmesini men' ettiler. Bu yüzden Müslüman Türk milleti islâm Dininin inkişafı için, bir çeyrek asırdan fazla süren uzun yıllar hiçbir teşekkül vücuda getiremedi. Halbuki Hıristiyanların, Yahudilerin, vesair gayrı müslimlerin cemaat teşkilâtları var. istedikleri gibi dinî cemiyet kurarlar, dinlerinin inkişâfına çalışırlar. Diğer taraftan misyonerlerin muhtelif cemiyetleri memleketin her tarafında ferih fuhur, kemâl-i emniyet ve serbesti ile icrâ-yı faaliyet ederler. Müslüman Türk milletinin saf ve masum yavrularını hıristiyanlaştırmak için her türlü teşkilât kurarlar. Dinî cemiyet teşkilini yasak eden kanun maddesi onlar hakkında tatbik edilmez.
• Halkçılar, din ehline yapmadık eza ve cefâ bırakmadılar. Onların devrinde her vesileyle din adamları terzil edildi, tahkir ve tezyif olundu. Dilenecek hâle getirildi.
19
Bir taun (veba) gibi milletin başına belâ kesildiler, milleti köleleştirdiler
• Halkçıların devrinde muallimler, mekteplerde müslümanlıkla istihza ve istihfaf ederlerdi. Rusya'da, komünist diyarında olduğu gibi, uydurma hikâyelerle Allah mefhumunu çocukların kafalarından çıkarmak için türlü türlü şeytanetlerde
bulunurlardı.
• Merhum Mareşal Fevzi Çakmak'ın cenaze merasiminde yüzbinlerce insanın hep bir ağızdan tekbir almalan, halkçı kodamanlarını pek ziyâde kızdırmış, bu tekbîrleri «hortlamak» la tavsif ve tahkir etmişlerdi. Haham Sabatay'ın torunu Yalman da bu tekbir sadâlarını «Bulgar ilâhisi» diye tahkir ve tezyif etmişti. (17 Nisan 1950; Vatan gazetesi).
• Halkçıların bir başvekili. Büyük Millet Meclisi kürsüsünde «Din zehirdir!» diyecek kadar cür'et ve küstahlıkta bulunmuştu.
• Halkçıların şefi 1950 seçimlerinde Taksim'deki nutkunda : «Din, medenî hayat yaşamaya mâni' bir zehirdir!» diyecek
kadar bir herzede bulunmuştu.
• Halkçıların diğer bir başvekili de «Halkın kafasından din fikrini silmek için bize bir 30 sene daha lâzım.» demişti. 30
senede yıktıkları, devirdikleri az gelmiş gibi milleti büsbütün yok etmek için bir 30 sene daha istemişlerdi.
• Bir kasırga gibi memleketi yakıp enkaz hâline getirdiler. Yıktıkları bina-yı muazzamın enkazını da ateşe vermek hırsına kapıldılar. Bir taun gibi milletin başına belâ kesildiler. Bir fir'avun gibi milleti köleleştirdiler. Bir akreb,bir yılan gibi milletin kanını zehirlediler. Bir kanser gibi milletin hayatını kemirdiler, ruhunu çökerttiler.
• Faziletten mahrum bir yaratık gibi milletin faziletine düşman kesildiler, milleti kendilerinin saplanmış oldukları sefâhet derekesine düşürmek istediler. Yaktılar, yıktılar, harvurup harman savurdular. Bugün bitli turistlere, fahişelerin, kıyafetine imrenecek kadar âvâre, düşük bir nesil yetiştirdiler.
• Bütün bunları ilericilik maskesi altında yaptılar. Milleti hep bu teranelerle cehennem gayyasına sürüklediler. Şimdi bu hale düşen milleti eski hâline, eski faziletli hayatına getirmek için yıllar değil, asırlar ister.
20
Halkçılar, CHP'yi vatan ve millet yerine koydular;
partiyi tenkidi, devleti tenkid gibi suç saydılar
• Halkçılar lâikliği Avrupa'daki mânâsına göre değil, Lenin'in anladığı mânâya, Demokrasiyi de Stalin'in anladığı mânâya göre tatbik ettiler.
• Diyanet işlerini Hükümet emrine aldılar. Diyanet makamını ruhsuz bir memuriyet, bir müdüriyet hâline getirdiler.Ayni zamanda fakir bir bütçe ile ölü hâline soktular.
• Vatan ve Millet ile partiyi birleştirdiler. Yâni partiye karşı gelmek, vatana, millete karşı gelmek oldu. Sonra bunların hepsini parti liderine, yâni kendilerine bağladılar. Bu itibarla lideri tenkid etmek, vatana, millete hücum etmek mâhiyetini aldı. Bu sebeple, hiç kimse Şef İnönü'nü tenkid edemez oldu.
• Bayar da bunu tatbik etti. Demokrat partiyi tenkid edenlere karşı müthiş düşman kesiliyordu. Partiyi tenkid, büyük bir cürüm sayılıyordu.
• Halkçılar, bâtıl ideolojilerinin intişarına çalışmaktan bir ân geri kalmadılar. Bu sayede neşriyat hâkimiyeti, ilk mektepler hâkimiyeti, para hâkimiyeti, ticaret hâkimiyeti, büyük şehirler hâkimiyeti, propaganda hâkimiyeti, üniversiteler hâkimiyeti, öğretmenler hâkimiyeti temin ettiler.
• Karşılarında îmânlarını müdafaa etmek isteyen cepheyi birbirleriyle irtibat hâlinde olmıyan, bir ilim müessesesi tarafından yol gösterilmiyen, keyfiyetçe, kudret ve kuvvetçe azınlık hâline getirdiler.

* * İşte Halkçıların lâikliği nasıl tatbik ettiklerine dair vak'a, hâdise şeklinde maddî misaller, deliller!
Adalet Partisinin bir devlet vekili; «Biz lâikliği Halk Partisinin anladığı şekilde anlarız!» derken, bu panoramayı göz önüne alarak mı böyle beyanda bulundu, yoksa bu tatbikattan haberi yok mu idi? Birinci ihtimal, çok ağır bir itham olur. Herhalde bilmiyerek böyle bir gaflet ve hatâda bulunmuş olsa gerek!,, Bu tatbikatı gördükten sonra umarız ki, sözün geri alır, tövbe eder.
Bütçe komisyonunda Istalbul Milletvekili Abdurrahman Şeref Lâç: «Lâiklik demek din aleyhtarlığı demek olmadığını, din ile dünya işleri ayrı olmadığını, ayrı olan; din ile devlet işleri olduğunu» uzun uzadıya izah ettiği zaman. Halkçıların din müesseselerine karşı kıyasıya icraatta bulunan meşhur Millî Eğitim Bakanı ibrahim öktem bile günah ve cinayetlerini itiraf ile:
«— Evet, biz hatâ ettik, lâikliği yanlış anladık ve yanlış tatbik ettik. Abdurrahman Şeref Bey'in dediği doğrudur!»
Demiş iken, Adalet Partisi bir devlet bakanının lâikliği Halk Partisinin anladığı gibi anladığını söylemesi, affolunmaz bir hatâ olmuştur.

* * İşte Halkçılar devrinde uzun zaman böyle İslâm Dinine, Müslüman din adamlarına, îslâm müesseselerine, îslâm âbidelerine, îslâm mukaddesatına, dinî şaâra karşı her tarafta tecâvüz ve taarruzdan geri durmadılar, îslâm dininin temellerini çöktürecek her türlü zulümde bulunmaktan perva edilmedi.
Bu mezâlim, bu baskı ve taarruz altında ezile ezile, kendi memleketinde köle hâline gelen, haysiyet ve şerefi ayaklar altında çiğnenen, bir zamanlar dünyayı titretmiş olan bu asîl ve kahraman Türk milleti bir yığın saman çöpü hâline geldi. Mabedi harap, îmânı türâb oldu. Mazisi yıkıldı. Din müesssselerine zincirler vuruldu. Allah diyenler zindinlara dolduruldu. Din âlimleri idam sehpâlarında can verdi. Bu asîl ve kahraman millet zulüm ve istibdâd içinde, kavrula kavrula o hâle geldi ki, «Müslümanım» demekten bile korkmağa başladı.

* * Müslüman halkın mukaddesatı böyle çiğnenirken, diğer taraftan farmason locaları, ferih fahur toplanıyor, bu diyarda İslâmiyetin kökünü kazımak için mefsedet ve mel'anet plânları kuruyordu. Bu mezâlim ve şenaat karşısında millet âtıl ve miskin, zelil ve hakir, bir fiei kalilenin, mahdut kimselerden ibaret bir farmason komitesinin, Müslüman Türk milletinin maddî, manevî varlığını yıktığını seyretmekle dilhûn oluyordu.

Eşref Edib
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...

Videolarımız