İhanet eden Araplar mıydı Jön Türkler mi?

İhanet eden Araplar mıydı Jön Türkler mi?

Ne zaman Filistin konu olsa veya şu son zamanlarda Arap baharı gündeme gelse yurdumun insanının hemen aklına gelen Arapların Osmanlıya ihanet etmesi,Avrupalı düşmanlarıyla savaşırken Osmanlı ordusunu arkadan vurmasıdır. Ülkemizde birbirine tavırlı kesimlerin dahi ortak şuur altı malumatı ve düşüncesi bu yöndedir. Bunun içindir ki Arapların yaşadığı zilletin ve belaların bu ihanetin cezası olduğu inancı bizde olabildiğince yaygındır.

Ne olmuştu kastedilen olaylarda,gerçekten Araplar ihanet mi etmişti,ettiyse hangi Arap etti, halk olan Arap mı yoksa bu zamanda kendi halkına çektiren rejimlerin kurucu babaları mı, Arap deyince ilk akla gelen unsurlar mı yoksa Arap dünyasında bolca bulunan heterodoks gruplar mı hatta gayri İslami araplar mı?.

Bir de isnat edilen suç acaba tek taraflı mıydı?

"Kötülük, kötülük getirir" kaidesince meseleye yaklaşırsak adı Osmanlı olan devleti yönetenler kimlerdi önce ona bir bakalım.Sonra yaşananları yorumlayalım.

Osmanlının son döneminde Arap dünyasından sorumlu olan devletin yöneticileri acaba halka nasıl davrandılar, İslamın doğduğu memleketlerde nasıl bir akis yaptı politika ve söylemleri.Bütün bunları öğrenip hesaba katmadan yapılan bütün yorumlar ve üretilen düşünceler doğruyu bulmamıza yardımcı olamayacaktır.

Bizlerdeki olumsuz Arap imajına sebep olan manipüle bilgilerin yanında Osmanlı'dan sonra kurulan birçok Arap devletinin ders müfredatlarında da Osmanlı dönemi işgalci,sömürücü ve geri kalmışlığın müsebbibi gösterilmiştir.Memluklular dönemi dahil 650 yıl Türkler tarafından yönetilen Arap dünyasının Avrupa'dan geri kalmasından Osmanlıyı sorumlu tutan düşünceler Arap gençliğinin bilinçaltına nakşedilmeye çalışıldı.

Arap ve Türk'ün birbirine karşı bunca zaman geçmesine rağmen soğuk kalmasına sebep olan malumatların bir hedefi olduğu olduğu açıktır.Yakın bir zaman öncesine kadar birbirlerinin başkentlerini dahi içerisindeki insanlarla yakıp yıkan Avrupa devletlerinin arasındaki ilişkileri görünce daha küçük yaşlarda geçmişin hesaplarıyla onu bunu düşman belleyen bu ülkenin bir ferdi olarak hayret ediyorum. Aralarında sınırların fiilen kaldırıldığı gelişmiş Batı dünyasının geldiği noktaya bakıyorum bir de daha dün İstanbul merkezli yekpare bir devlete ve aynı inanca sahip halkların bugün sadece topraklarının değil gönüllerinin de parça parça olmuş haline.İçler acısı bu halimizi basit ifadelerle izah etmek mümkün değil asla.

Gelelim asıl anlatmak istediğimiz meseleye. I.Dünya savaşı'nda, Arapların İngilizlerin safında savaşmasına, Osmanlıya ihanetleri mevzuuna.

Bu meselede kalıplaşmış mutlak ifadelerin ne kadar doğru olabileceğini günümüzle bir kıstas yaparak anlamaya çalışalım önce. Mesela bugün yaşanan nice siyasi olayın farklı neşriyatta, tv'lerde tamamen farklı bir anlatımla aktarılması ortada. Bu gerçekten hareketle yüzyıl önceki hadiselere ait yorumlarının tamamen doğruyu yansıttığını iddia edebilir miyiz?

Bırakın yüz yıla yaklaşmış olan tarihi bir hadiseyi, günümüzde hem de gözünün önünde canlı oynanan bir futbol müsabakasındaki bir pozisyon için biri faul derken diğeri değil diyor.Neden?tarafgirlik damarıyla bakıyor çünkü. Bu bakışla bırakın geçmişi, gözünün önündeki hadiseyi bile işte farklı görüyorsun. Aidiyet ve Cibilliyetin oluşturduğu tarafgirlik penceresinden bakıldığından hadiseler akl-ı selim değerlendirilmediği gibi tarihi bilgiler de tarafgirliğe halel getirmeyecek malumatlar ve yorumlar oluveriyor.

Peki gerçekleri nasıl öğrenebiliriz diyorsak,bu tam manasıyla mümkün değil tabi çünkü her olaya bütün derinliğiyle vâkıf olmanın imkanı yok.

Ama en azından böyle tarihi hadiselerde ve ihtilaflarda adı geçen tüm tarafları tanımak olayları en azından daha sağlıklı anlayabilme ve daha insaflı bir bakış açısı sağlayabileceğini düşünüyorum.

Evet, Osmanlı Devletinin askerleriyle çarpışan Araplar var, Özellikle Şerif Hüseyin ve ahfadı Osmanlı kuvvetleriyle Dünya Harbinde savaştı. Öncesinde Sultanı II.Abdülhamid tarafından Şerif Hüseyin ve ahfadı Boğaziçi’nin en güzel semtlerinden olan Emirgan’da yalısında yirmi yıla yakın misafir edilmişti. Sultanın Şerif Hüseyin'den şüphelendiği bu sebeple ileride baş gösterebilecek fitneyi Şerif Hüseyin'e “otur oturduğun şu güzel yerde” siyasetiyle işin başında kontrol altında tuttuğu söylenir. Ama Sultanın diğer onlarca icraatını anlayamamış İttihatçı ideoloji bu tutumunu da anlayamamış, Onun diğer muarrızlarını serbest bıraktıkları gibi Şerif Hüseyin'i de "Sahib-i İstibdat"’tan kurtarmışlardı. Abdülhamid sonrasının her tarafta büyüyen fitne ateşi en sonunda I.Dünya Savaşı ile birlikte Arap âlemine de ulaşıverdi.

Osmanlının son dönemleri maddeciliğin yürekleri kasıp kavurduğu yıllardı.Bu anlayışa sahip insanlar Devlet-i Âli'nin yönetimine hakim olmuştu. Mesela kurulan Mecliste başkan olan Ahmet Rıza yemin için uzatılan Kuran'ı Kerimi elinin tersiyle reddedip "inanmadığım bir şeyin üzerine yemin etmem"dediği, Kudüs’ten başka bir tarafa tayin edilen paşanın ”oh be! Kurtuldum şu din kokulu şehirden” diye sevindiği günlerdi.Bugünlerin de geleceğini çok önceden haber yirmi beş yıl evvelki bir hadise yaşanmıştı.Padişah Abdülhamit'in bizzat kendisi tarafından ramazan-ı şerifte sadarete gönderilen bir tezkirede:

”Askeri ve mülki talebelerden bir kısmının gündüz Beyoğlu’na gidip lokantalarda aleni içki içip yemek yedikleri ve ecnebilerinde “yaptığınız hürriyet ve medeniyet icabıdır” diye teşvik ve tebrik ettiklerine rastlanmaktadır” cümleleri yüzlerce yıl İslama hizmet etmiş bir kurumun çekirdeğinin içler acısı halini gözler önüne seriyordu.

Devlet-i Alîye Maliyesinin en büyük gelirler kalemlerinden biri geniş coğrafyasının birçok bölgesinden aldığı vergilerdi. Devlet, artık kendisine pamuk ipliğiyle bağlı olan yerlerden bile son ana kadar önemli oranda vergi alıyordu ama bu sıkı prensipten Hicaz bölgesi baştan beri muaftı. İslamın kutsal mekanlarını barındıran bu topraklardan bırakın vergi almayı oraya her yıl hem devlet hem halk sürre alayları ile servet sayılabilecek hediyeler gönderiyordu.

Tabi bu ayrıcalık dini duygu ve düşünceyi herşeyden üstün gören yöneticilerin ve halifeliğin sorumluluğundan kaynaklanıyordu. Kıymet etme sadece maddiyata münhasır sayıldığı düşünceye sahip olanların iktidarı döneminde ise genel görüş Hicaz ve içindekilerin devlete epeyce yük olmasıydı. Ama siyasetin tabiatında var olan konjektüre göre hareket ve hedeflenenleri gerçekletirmek için uygun zaman ve şartların hazır olmasını beklemek gerekiyordu.Bu fırsat I.Dünya Savaşı'nda çıktı ve yeni nesilin kendi aralarında yaptıkları dost meclislerinde gizlice dile getirilen temennileri gerçekleştirmeye çalıştılar.(1)

Tabi tek taraflı değildi fırsattan istifade etmek,beri taraftan Hicaz emiri Şerif Hüseyin'de ittihatçıların gayri İslami politikalarından istifade ediyordu.

Mesela Dünya Savaşı cereyan ederken Devlet-i Alîye'ye hükümet eden İttihatçıların gazetesinde Peygamber Efendimiz'e edilen hakareti bayraklaştırmış(2 ) ve dine bu derece pervasız bir güruhun güdümünde bulunan bir kişinin halifeliği ve Cihad kararının geçersiz olduğunu beyan ediyordu. Hem İngiliz destekli temin ettiği, Alman subayların işgal etmişçesine içerisinde bolca gözüktüğü İstanbul manzaralı resimler sadece Arap topraklarında değil ta Afrika’dan Hindistan’a kadar Müslüman’ın bulunduğu coğrafyada afişe ediliyordu. Nitekim Çanakkale savaşında bize karşı düşman saflarında çarpışan Müslüman sömürge askerleri arasından ele geçen esirlerin sorgularına göre, bu askerler dinsiz İttihatçıların Halife’yi hapsettikleri ve İngilizlerin de onu kurtarmak için İttihatçılara savaş açtıkları propagandasına inandırıldıkları ortaya çıkmıştı.

Savaş sadece cephede kazanılmaz.Günler Sultan A.Hamid günleri değil ki her tarafta bulunan jurnallerinden haber gelsin de planlanan bu sinsi faaliyet daha başındayken akîm kalsın. Savaş günlerinde sömürge ülkelerinden getirilen gariban Müslümanları bırakın bunu başta bilsin, Osmanlı ordusundaki zabitler bile bîhaberdi karşıdaki düşmanı kabarık gözükmesine sebep olan Müslümanlardan.

İttihatcılar geldiğinden beridir antipatiyle bakılan sultanın tüm dünyadaki istihbarat ağı kaldırılmıştı. Artık onlara ihtiyaç görülmüyordu. Ama düşman uyumuyordu, Osmanlı topraklarında cirit atıyorlardı. İngiliz casusu yüzbaşı Shakespear I.Dünya savaşının başında Osmanlı’nın desteklediği ibni Raşid’e karşın İbni Suud’un yanında savaşırken ölmüş, yerine tayin edilen Leacman dilini çok iyi bildiği bedevilerin arasında yaşıyor ve Osmanlı etkisini halkın nezdinde kırmaya çalışıyordu ve canını da bu uğurda birçok hedefine ulaşmış bir halde 1920 de Bağdat’ta veriyordu. Onlar bu işe çoktan ve planlı bir şekilde başlamış ve psikolojik harp için ne gerekiyorsa meşru, gayri meşru yapıyorlardı.(3)

Diğer taraftan bölgede sınırsız yetkisi olan Cemal Paşa şiddetli ve yıldırıcı politikaları ile temsil ettiği Devlet-i Alîye’ye sıkıca bağlı olanları bile bezdirmişti. Fevrî kararlarıyla İngilizlerin ekmeğine yağ sürüyordu.Mesela Suriye’de ve Lübnan'da onlarca milliyetçi Arap aydınını yargılattığı buna rağmen birine bile idam cezası verilmediği halde Cemal Paşanın şahsi ve ani kararıyla hepsini astırması iplerin iyice Osmanlı aleyhinde kopmasına sebep oldu.(4) (Yıllarca Suriye yönetimi idamların gerçekleştirildiği merce meydanını Türkleri protesto günü olarak anmıştı.)

Suriye'de görevli kimi subayların olumsuz imajları da Arap halkına nasıl sıkıntılar yaşattığını diğer Osmanlı subaylarından ve müttefikimiz olan Alman subaylarından öğreniyoruz. Savaşın başlarında çocuklarına ayırdıkları sütleri Osmanlı askerlerine dağıtan,sevinç gösterileriyle, deflerle Mehmetçiği karşılayan Arap kadınları vardır.Ama İstanbul'dan gelen sefahate düşkün,yolsuzluk peşinde ve İslam ahlakına mugayir davranışlar sergileyen öyle İttihatçı subaylar vardır ki halkı canından bezdirmişlerdi.(5)

Ama bütün bu olumsuzluklara rağmen Araplar büyük çapta Osmanlı’nın karşısında yer almadı bilakis birlikte omuz omuza ortak düşmana karşı çarpıştılar, kılavuzluk yaptılar, iaşe temin ettiler, casusluk yaptılar yıllarca hâkimiyetine razı oldukları kardeşlerine. Mesela Filistin’de İngiliz-Fransız ve Yahudi cephesine karşı birlikte savunma yaptılar, kanal seferlerinde o Sina Çölü'nün zor şartlarını Osmanlı ordusu Arap yol göstericiler vesilesiyle aştılar, bir de tarihte çok bahsedilmese bile 20.yy da Müslüman Türk'ün en büyük zaferlerinden biri olan ’Kut’ul Ammer’ zaferi Arap kardeşlerin coşkulu yardımlarıyla gerçekleşti. Çanakkale’nin her kabristanında Arap kardeşlerimizden şehitlerin olduğu oraya gidip görenlerin malumu.

Osmanlı yönetimine karşı ayaklanan Şerif Hüseyin ve avenesinin faaliyetlerinin çapı neydi?

İngilizlerden elde ettiği bolca altınla çoğunluğu Hıristiyanlardan ve bedevilerden temin ettiği Araplarla yine de çok güçlü değildi. Zaten bir müddet sonra Hicaz'da daha güçlü olan Suud’lar bölgeyi ele geçireceklerdir. Zaten kuzeyi,güneyi çöl olan,savaşın gidişatını etkilemeyecek cepheydi Hicaz bölgesi. Günümüzde koskoca Arap coğrafyasında sadece küçücük Ürdün Devleti Şerif Hüseyin'in torunları tarafından yönetiliyor.

“ Bu isyan asla Arapların tamamını temsil etmedi. Şerif Hüseyin’in etrafına topladığı bir avuç adamdan ibarettiler. Genellikle yanındakiler urban denilen çöl haydutlarıydılar ve sadece altın için savaşıyorlardı." (6)

Cemal Paşa da belki üç dört bin asker takviyesiyle engellenecek bu isyanı Medine Müdafisi Fahrettin Paşa tarafından vakti ve saati bile raporlanıp kendisine ısrarla iletildiği halde kılını bile kıpırdatmamıştı. Yardım göndermesi bir yana ilk ateş edenin Osmanlı güçleri olursa şiddetle failleri cezalandıracağı tehdidini yapıyordu.(7)

Bu hadiseler çoktan gözden çıkarılmış bu bölgenin kaybının tüm sorumluluğunun şerif Hüseyin’e verilmesinin bir tertibi miydi bilinmez ama İttihatçıların Arap bölgelerinin istihbarat lideri Kuşçubaşı Eşref, Arapları kastederek: ”Onlardan ihanet görmedik. Bizi asıl vuran, altınlardan başka kendilerini bağlayacak bir gaye ve mefkûresi bulunmayan Şerif Hüseyin’di” diyor.(8)

Peki, yıllarca ülkemizde yoğun bahsi yapılan “Araplar bizi arkadan vurdu, geri çekilirken bile ordumuz vahşice katliam yaptılar, altın bulurum ümidiyle Türklerin karınlarını yardılar” söylemlerinin kaynağı neydi peki? Tabi ki Arapların yaşadığı bölge özellikle Lübnan ve Suriye kısmında sadece Arap Müslümanlar olmayıp Hıristiyan Araplar, Katolik Marunîler,Nusayriler gibi Arap topluluklarla birlikte bölge insanında yüzlerce yıl kendilerinden çok çektiği Urban denen vahşi bedeviler mevcuttu. Ayrıntılı o bölgenin insanlarını tanımayanlar için görünüşleri birbirlerine benzediklerinden dolayı hepsi bildiğimiz Arap'tı.

Anadolu’dan gelen insanımızın bir kısmı memleketlerine döndüklerinde şahit olduğu olumsuz görüntüleri "Araplar bize böyle davrandı" diyerek anlatacaklardı . Ama asıl etkileyici propagandayı yeni olanı oturtmayı eskiyi kötüleme de bulan yeni yönetim yapacak, küçücük yaşlarda okullarda Arapların affedilmez hainliğini kitaplar ve öğretmenlerin sathi yorumlar zayıf dimağları dolduracaktı.

Arap bölgelerinde en aktif çalışan ve bölgeyi çok iyi bilen meşhur teşkilat-ı mahsusacı Kuşçubaşı Eşref :“Lavrens bazı Arapları ayartırken biz de kendimize yardımcı, tertemiz, vefalı Araplar bulduk. Rahatça söyleyebilirim ki, halkın büyük kısmı, bizimle beraberdi. Karşımızda olanlar, daha çok politikacılar, siyasi kanallardan menfaatlerini temin etmek isteyenler, yabancı propagandalara âlet olanlardı. Bunlar, Arap halkının da daha sonra başına belâ oldular ve halka huzur yüzü göstermediler” diyerek yaşananları aktarıyordu.(9)

Neredeyse on asra yakın bir şekilde birbirini kardeş olarak görmüş iki milletin arasını sanki ezeli düşmanlarmış gibi gösteren fikirler, düşünceler ortadan kaldırılmalı, her iki taraftaki ilim adamları ve siyasiler su taşıyarak fitne ateşini söndürmeli artık Türk ve Arap çocuklar birbirlerine sempatiyle bakacak asırlara kök salmış tarihi tecrübeler anlatılarak yetiştirilmeli. 2. dünya savaşında birbirinin amansız düşmanı olarak savaşan batı ülkelerinin ortak yaşamları ve barışından daha fazlasını hak ediyoruz, inşallah bir gün suni ayrılıklar tamamen kalkacak ve geçmişte olduğu gibi içtenlikle kaynaşacağız.

EYÜP ENSAR UĞUR


(1) Ali Fuat Cebesoy- Hatıratı
(2) Ahmet Akgunduz-Bilinmeyen Osmanlı
(3) Wilson, Sir Arnold- Mezopotamya'da 1917-1920
(4) Von Kressenstein-Son Haçlı Seferi
(5) Von Kressenstein,Remzi Çavuş (Hain Kim)
(6)Feridun Kandemir-Fahreddin Paşa'nın Medine Müdafaası
(7) Remzi Çavuş-Hain Kim
(8)Kuşçubaşı Eşref ”Tarihe Benden Haberler”
(9) Remzi Çavuş-Hain Kim
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...

Videolarımız