osmanlıda derin devleti enver paşa kurmuştur

Tarihçi Erdoğan Aydın'ın yaz başında çıkan kitabı "Osmanlı'nın Son Savaşı", Enver Paşa dönemini, Osmanlı'nın neden I. Dünya Savaşı'na girdiğini anlatıyor. Aydın, ilk derin devlet organizasyonunu ve bu savaşı anlamanın, bugünkü Türkiye'yi anlamak için neden çok mühim olduğunu anlattı.

"1. DÜNYA SAVAŞI DERİN DEVLETİN İŞİ"

Kitabınızın önsözünde Osmanlı'nın I. Dünya Savaşı'na girmesini bir derin devlet faaliyeti olarak yorumlamışsınız. Ne demek bu?
Dönemin parlamentosunun, resmi hükümet kurumunun, padişahının haberi olmadan savaşa sürüklenen bir devlet pratiğinden söz ediyorum. Bu defaatle yinelenen bir dizi uygulamanın sonucu hayata geçiyor. Örneğin Almanlarla gizli bir savaş anlaşması yapılıyor. Bundan hükümetin, parlamentonun ve padişahın haberi yok. Yine aynı şekilde savaşa girmenin ilk adımı olan Rusya'nın limanları bombalanıyor. Bundan da kimsenin haberi yok. Sadrazam'ın dahi yok. Keza başta Rusya olmak üzere komşu devletlerin sınırları içinde bir dizi askeri operasyon gerçekleştiriliyor. Bunu da kimse bilmiyor. Öyle bir pratikle karşı karşıyayız ki, dönemin bir görüntüdeki devlet uygulamaları var, bir de hakiki devlet uygulamaları var.


"DERİN DEVLET İTTİHAT VE TERAKKİ'NİN MERKEZ KOMİTESİ"

Hakiki devlet derken İttihat ve Terakki'den mi söz ediyorsunuz?
İttihat ve Terakki'nin derin bir çekirdek kadrosu diyelim. Talat Paşa, Enver Paşa, Cemal Paşa ve Halil Bey gibileri. Bu arada hükümetin haberdar olmadığı her şeyden dönemin Alman Elçisi Weingenheim haberdar. Yani derin devlet bir anlamda İttihat ve Terakki'nin merkez komitesi. Çünkü sözünü ettiğim uygulamaların büyük kısmından Ziya Gökalp'in haberdar olduğunu ve organizasyonun doğrudan yapıcılarından biri olduğunu biliyoruz. Fakat dönem dönem merkez komitesinde de konuşulmayan bir dizi uygulamayla karşılaşıyoruz.

"DERİN DEVLET İTTİHAT TERAKKİ'YLE BAŞLAYAN BİR MEKANİZMA"

Bu manada ordunun bilgisi hangi seviyede?
Kazım Karabekir ve Ali İhsan Sadis gibi dönemin üst rütbeli ve yetkili subaylarının da haberi olmadan bir dizi savaş planı yapılmıştır. Derin devlet zaten böyle bir şeydir. Sistematik olarak kendilerini devletin yerine koymuş bir güç odağı, bir çekirdek söz konusu. Bugün Ergenekon davasında tartıştığımız derin devlet de böyle bir şey. Osmanlı parlamentodan ve anayasadan söz etmeye başladığında devlet dediğimiz mekanizma padişah ve saray olmaktan çıkıyor. Dolayısıyla sarayın devlet olduğu dönemde derin devlet kavramı çok anlam taşımıyor. Çünkü zaten devletin kendisi seçilmişlikten, yasadan uzak. O nedenle bu topraklarda derin devlet 1911'den sonra, İttihat ve Terakki'yle başlayan bir mekanizma.

"BU OLAYIN BEYNİ ENVER VE TALAT PAŞA"

Bu ilk derin devletin ideolojisi ne?
1911-1914 arasında ideoloji Osmanlıcılık üzerinden şekilleniyor. Osmanlıcılık ise sadece Türklerin değil, farklı etnik ve inanç gruplarının bu ülkenin meşru vatandaşları olduğundan söz ediyor. Oysa gerçek durum öyle değil. Örneğin Celal Bayar anılarında şunu söylüyor: Her ne kadar Osmanlıcı görünüyorsak da aslında Türkçüydük ve Türkçülüğe karar verdiğimiz andan itibaren de memleketin nüfus yapısını da buna göre planlamaya başladık. Örneğin İzmir'deki İttihat ve Terakki'nin genel sekreteri olarak oradaki Rumların boşaltılmasında doğrudan görev aldığını anlatıyor. Ve bu operasyondan devletin haberi yoktu. Olayın beyni Enver ve Talat Paşa.

"MİLLİYETÇİLİK PARÇALANMA YARATIYOR"

Türkçü olmaya nasıl karar veriyorlar?
1908 Osmanlı'da meşruiyetin, halkların kardeşliğinin, Fransa'da esen eşitlik rüzgârının bir ifadesi. Fakat bir müddet sonra kâh emperyalistlerin girişimleri kâh Osmanlı içinde halkların kardeşliğini savunabilecek demokratik dinamizmin kurumsallaşamaması sonucunda halklar birbirine yabancılaşıyor. İmparatorluk içinde de baş gösteren milliyetçilik hissiyatı parçalanma yaratıyor. Her ne kadar Krikor Zührap gibi bir dizi Ermeni veya Rum yönetici halkların kardeşliğini savunsa da bu hava süremiyor. Zaten bir süre sonra İttihat ve Terakki içindeki Türkçü kanat giderek bütün bir Osmanlı coğrafyasının değiştirilmesi ve Müslümanlaştırılması üzerine bir politika izliyor. Bu politika 1911'de kesinleşiyor. Ziya Gökalp daha o günlerde hem içeride Türkçüleştirmeyi hem de dışarıda Turan'ı fethetmeyi planlayan bir derin devlet ideolojisi şekillendiriyor.

"DERİN DEVLETİN İDEOLOJİSİNİN ÖNDERLERİ"

Ve bu ideoloji bugüne kadar sirayet ediyor...
Evet çünkü o dönemde başlayan bu derin devlet sadece operasyonel bir aygıt değil aynı zamanda bir ideolojik mekanizma. Bugün pek çok eğitim düzeyinde çoğunluğun büyük şair, edebiyatçı olarak bildiği Ömer Seyfettin'ler, Ziya Gökalp'ler derin devlet ideolojisinin önderleri.

"DERİN DEVLETİN BİR NUMARASI"

Enver Paşa hangi pozisyonda?
İlk başlarda sıradan, özgürlükçü bir subayken, sonradan Almanların desteğiyle giderek Türkçüleşen derin devletin bir numarası oluyor. Dönem dönem Türkiye'deki Alman askeri misyonunun başındaki Von Sanders bile "Enver keşke bizden çok kralcı olmasaydı, arada bir bize direnseydi" demişti. Enver, dünyanın yeni paylaşımında Almanların Rusları ve Fransızları yeneceğini, ıngilizlerin de tarafsız kalacağını, dolayısıyla bizim karlı çıkacağımızı düşünüyor. Çünkü o dönemin bir dizi ekonomik ve askeri sorunu var. Sırtımızı Almanlara dayarsak kurtarırız diyor. İşte bu mantık yüz binlerce Anadolu evladının nasıl sorumsuz ve pervasızca ölüme sürüklendiğinin cevabını veriyor.

"İLK DERİN DEVLET, BİZİ VAHİM BİR SAVAŞA SÜRÜKLEDİ"

Başlıca sorun öngörüsüzlük mü?
Bir de işbirlikçilik. Sihirli bir formül bulduğunu zannetme. Ki dönemin aydınları, kâh Kazım Karabekir kâh Hüseyin Yalçın bu formülün tutmayacağını anlatmaya, uyarmaya çalışıyor ama etkili olmuyor. Ve sonuçta bu toprakların ilk derin devleti sihirli bir formül bulduğunu sanarak bizi vahim bir savaşa sürükledi. Bu kadar pervasız olmalarının sebebi elbette anti-demokratik kurumsallaşma. Ve aydınların ve gayrimüslimlerin Abdülhamit öncesindeki Panislamist politika nedeniyle zayıflatılmış ve korkutulmuş olması. Enver'lerin Türkçü politikalarının çok kısa bir süre içinde hâkimiyet kurabilmesinin sebebi budur. Ermenileri, Rumları ortadan kaldırmayı düşünen bu zihniyet aynı zamanda Türk gençlerini de Turancı hayallere kurban ediyor. Dolayısıyla I. Dünya Savaşı sadece Rumların ve Ermenilerin değil, Türklerin de felaketi oluyor. Enver dönemi tipik bir diktatörlük rejimidir. Muhaliflerin, gazetecilerin yasaklandığı, ihanetle suçlandığı, dış politikanın halkın iradesi dışında yürütüldüğü, savaşa girdiğimizi sadrazamın Rusların nota vermesiyle öğrendiği bir dönemdir.

"ENVER TAM BİR İŞBİRLİKÇİ"

Kitabınızda temel olarak I. Dünya Savaşı'na girmemiz şart değildi, diyorsunuz değil mi?
Maalesef Cumhuriyet'in okulları bize yıllarca başka türlü öğretti. Bu savaşa kurtuluş amacıyla girdiğimiz, Enver'lerin, Talat'ların birer yurtseverlik sembolü olduğu söylendi. Halbuki durum öyle değil. Dönemin Cumhuriyet nezdinde çok muteber kişilikleri olan Mustafa Kemal ve İsmet İnönü'ye kulak kabarttığımızda Enver'in tam bir işbirlikçi gibi davrandığını görüyoruz. Örneğin biz Kafkasya'ya niye saldırdık? Çünkü Almanlar o sırada Avrupa cephelerinde sıkışmışlardı ve Alman Genelkurmayı Osmanlı askerlerini bir an önce Kafkasya'da ve Süveyş Kanalı'nda saldırtıp İngiliz ve Rusların Avrupa cephelerine asker yığmasına engel olmak istiyordu. Halbuki Osmanlı o dönemde ne Kafkasya'ya ne de Süveyş'e saldırabilecek altyapıya sahipti. 1914'te Kafkasya'ya saldırmak büyük bir maceracılıktı. Bunu sadece Mustafa Kemal'ler değil, Von Sanders bile söylüyor. Mustafa Kemal'in Bulgaristan'a ataşe yapılmasından sonra merkez, Alman askerleri ve Enver'den müteşekkil kalıyor. Dönemin genelkurmayında harekât daire başkanı olan Ali İhsan Sabis şöyle diyor: "Bir süre sonra savaş planları dahil her şey bizim dışımızda yapılmaya başlandı." Her şeyi Enver ve çevresindeki Alman askerler düzenliyor. Böyle bir tablo görülmemiştir.

"GİZLİ YAZIŞMALAR ÖYLE DEMİYOR"

"Ruslar boğazı alacaktı, tehlike büyüktü, savaşmaktan başka çare yoktu"argümanına ne diyorsunuz?
Dönemin gizli yazışmalarını incelediğinizde Rusya'nın boğazları ele geçirme gibi bir planı olmadığını görüyorsunuz. İngiliz ve Fransızların da böyle bir planı yok. Aksine itilaf Bloku dediğimiz bu ülkeler Osmanlı'ya savaşa girmemesi durumunda toprak güvenliğini teminat altına alacaklarını resmi olarak beyan ediyorlar. Ayrıca Almanların Bağdat demiryolu hattı dahil olmak üzere Osmanlı'daki tüm yatırımlarının Osmanlı'ya hibe edilmesini taahhüt ediyor. Ve kapitülasyonların ekonomik kısmını kaldırmayı kabul ediyor. Ama bu önerilere Osmanlı derin devleti cevap vermediği gibi, Osmanlı hükümetinin bu konuda karar almasını da engelliyor. Yani ingilizler, Fransızlar bizi paylaşmıştı, savaşmaktan başka çaremiz yoktu iddiasının tarihsel hiçbir kanıtı yok.

Bu savaşa girmesek ne olurdu?

Savaşın tarafları yenişemediği ölçüde Osmanlı'ya verecekleri tavizler artacaktı. Kapitülasyonlardan kurtulma şansı elde edilecekti. Emperyalist güçler birbirleriyle kavga ederken Osmanlı toparlanma, ekonomisini ayağa kaldırma, üretimini istikrarlı hale getirme sürecine girecekti.
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...

Videolarımız